Çekim Yasası Nedir?
Çekim yasası, düşüncelerimizin, duygularımızın ve inançlarımızın yaşamımızdaki deneyimlerle ilişkili olduğunu savunan bir düşünce sistemidir. Temelinde “benzer benzeri çeker” düşüncesi vardır. Bu yaklaşıma göre yalnızca ne istediğimiz değil, kendimiz, hayat ve istediğimiz şeyler hakkında neye inandığımız da önemlidir.
Herhangi bir sınır olmasaydı, istediğiniz kişi olabilseydiniz kim olmak isterdiniz?
Kimse size isteklerinizin abartılı, anlamsız ya da imkânsız olduğunu söylemeseydi, önünüzde bütün yollar ve kapılar açık olsaydı nasıl bir hayat yaşamak isterdiniz?
Şimdi bir de bugün yaşadığınız hayata bakın. İstediğiniz hayatla yaşadığınız hayat birbirine ne kadar benziyor? Aradaki fark yalnızca sahip olduğunuz imkânlardan mı kaynaklanıyor? Yoksa kendinizle ve hayatla ilgili inandığınız şeylerin de bunda bir payı olabilir mi?
Çekim yasası konusuna buradan başlamak istiyorum. Çünkü bu konuyu anlamak için yalnızca isteklerimize bakmamız yeterli değildir. Kendimiz için neleri mümkün gördüğümüze, neleri daha başlamadan imkânsız kabul ettiğimize de bakmamız gerekir.

Çekim Yasasının Temelinde Ne Vardır?
Çekim yasası anlayışına göre insan, dikkatini ve duygularını yönelttiği şeylerle benzer deneyimleri hayatına çeker. Sürekli eksikliklere, korkulara ve istemediği durumlara odaklandığında yaşamını da bunların etkisi altında değerlendirmeye başlar. İstediklerine, sahip olduklarına ve önündeki imkânlara odaklandığında ise farklı seçenekleri görmesi kolaylaşabilir.
Burada önemli olan yalnızca ağzımızdan çıkan sözler değildir. O sözlerin arkasında kendimizle ilgili ne düşündüğümüz ve neye inandığımız da önemlidir.
Bir insan “Ben güzel bir hayat istiyorum” diyebilir. Ancak aynı zamanda içinden “Güzel şeyler başkalarının başına gelir”, “Benim şansım yok” ya da “Ne yapsam değişmez” diye düşünüyor olabilir.
Bir tarafta istediğimiz hayat, diğer tarafta ise kendimiz ve o hayat hakkında taşıdığımız düşünceler vardır. Çekim yasası, bu ikisinin birbiriyle ne kadar uyumlu olduğuna dikkat çeker.
Anlamamız gereken konu şu: Hayatı yalnızca başımıza gelen olaylar üzerinden yaşamıyoruz. O olaylara verdiğimiz anlamlar üzerinden de yaşıyoruz.
Aynı olay bir insan için her şeyin sonu olabilirken başka bir insan için yeni bir başlangıç olabilir. Karşılaşılan durum aynı olsa bile kişinin o durumu değerlendirme biçimi, hissettikleri ve sonrasında yapacakları farklı olabilir.
Bu nedenle çekim yasasını yalnızca “Bir şeyi düşünürsem onu hayatıma çekerim” şeklinde açıklamak eksik kalır. Konunun düşüncelerimiz, duygularımız, inançlarımız ve yaşamı algılama biçimimizle ilgili daha geniş bir tarafı vardır.
“Benzer Benzeri Çeker” Ne Demektir?
Çekim yasasının en bilinen ifadesi “benzer benzeri çeker” sözüdür.
Bu anlayışa göre düşüncelerimiz ve duygularımız, benzer nitelikteki deneyimlerle ilişkilidir. Olumlu düşüncelerin olumlu deneyimleri, olumsuz düşüncelerin ise istenmeyen deneyimleri hayatımıza çektiği kabul edilir.
Ancak bu düşünceyi günlük yaşam açısından değerlendirdiğimizde daha somut bir ilişki görebiliriz.
Kendimiz ve hayat hakkında sahip olduğumuz inançlar; nelere dikkat ettiğimizi, hangi insanlarla ilişki kurduğumuzu, neyi kabul ettiğimizi ve hangi fırsatlara yöneldiğimizi etkileyebilir.
Örneğin kendisini değersiz gören bir kişi, kendisine değer verilmediği bir ilişkiyi sürdürmeye daha yatkın olabilir. Kendi ihtiyaçlarını önemseyen biri ise aynı ilişkide sınır koymaya veya farklı bir karar vermeye yönelebilir.
Burada karşımızdaki kişinin davranışlarını bizim yarattığımız söylenemez. Başka insanların seçimleri onların sorumluluğundadır. Ancak bizim neyi kabul ettiğimizin, neye itiraz ettiğimizin ve nasıl davrandığımızın kendi yaşamımız üzerinde bir etkisi vardır.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü çekim yasasını anlamaya çalışırken kendi etkimiz altında olan alanlarla kontrolümüz dışında olan alanları birbirine karıştırmamak gerekir.
Çekim Yasasında Enerji ve Frekans Ne Anlama Gelir?
Çekim yasası anlatımlarında enerji ve frekans kavramlarıyla sıkça karşılaşırız.
Spiritüel anlatımda kâinattaki her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu ve bu bağlantının enerji üzerinden gerçekleştiği kabul edilir. İnsan da bu bütünün bir parçası olarak görülür.
Bu manevi bakış açısında Yaratanın kurduğu düzen, birbiriyle bağlantılı ve uyum içerisinde işleyen bir sistem olarak değerlendirilir. Çekim yasası da bu düzen içerisinde benzer enerjilerin birbirine yönelmesi şeklinde açıklanır.
Düşüncelerin ve duyguların bir enerji taşıdığı, kişinin içinde bulunduğu ruh hâlinin de hayatına çektiği deneyimlerle ilişkili olduğu ileri sürülür. Bu nedenle çekim yasası anlatımlarında “enerjini değiştir”, “frekansını yükselt” veya “istediğin şeyle aynı frekansa gel” gibi ifadeler kullanılır.
Ancak burada iki farklı anlatımı birbirinden ayırmamız gerekir.
Düşüncelerin evrene belirli bir frekans göndererek olayları fiziksel olarak kendimize çektiği görüşü, bilimsel olarak gösterilmiş bir mekanizma değildir. Maddenin veya insan bedeninin fiziksel özelliklerinden hareket ederek bütün isteklerimizin düşünce yoluyla gerçekleşeceği sonucuna varamayız.
Günlük yaşamda “Bugün enerjim çok düşük” dediğimizde ise çoğu zaman kendimizi isteksiz, yorgun veya moralsiz hissettiğimizi anlatırız. “Enerjim değişti” dediğimizde hayata bakışımızdaki, isteğimizdeki ve hareket etme gücümüzdeki değişimden söz ederiz.
Bunun günlük yaşamda karşılığını görmek mümkündür. Kendimizi daha açık ve istekli hissettiğimizde insanlarla iletişimimiz, kararlarımız ve fırsatlara yaklaşımımız değişebilir. Kendimizi umutsuz veya isteksiz hissettiğimizde ise aynı durumları farklı değerlendirebiliriz.
Dolayısıyla çekim yasasının manevi yorumuyla, düşünce ve duygularımızın günlük davranışlarımız üzerindeki etkisini aynı açıklama gibi ele almamak gerekir.
Çekim Yasasının 3 Temel İlkesi Nelerdir?
Çekim yasası anlatımlarında sıkça karşılaştığımız üç temel ilke vardır. Bunları anlamak, bu düşünce sisteminin hayata nasıl baktığını görmemizi kolaylaştırır.
1. Benzer Benzeri Çeker
Bu ilkeye göre benzer düşünceler, duygular ve deneyimler birbirini çeker. Olumlu düşüncelerin olumlu deneyimlerle, olumsuz düşüncelerin ise istenmeyen deneyimlerle bağlantılı olduğu kabul edilir.
Günlük yaşam açısından baktığımızda ise insanın kendisi ve hayat hakkındaki inançlarının seçimlerini etkileyebildiğini görürüz. Kendimiz için neyin mümkün olduğuna ilişkin düşüncelerimiz, bazı seçeneklere yaklaşmamıza, bazılarından ise daha başlamadan uzaklaşmamıza neden olabilir.
Bu nedenle ne istediğimiz kadar, istediğimiz şey hakkında neye inandığımız da önemlidir.
2. Doğa Boşluktan Hoşlanmaz
Bu ilkenin anlatmak istediği, hayatımızdan çıkardığımız şeylerin yerine ne koyduğumuzun önemli olduğudur.
Bir düşünceyi bırakmaya karar verdiğinizi düşünün. Sürekli “Ben yapamam” dediğinizi fark ettiniz ve artık kendinizle bu şekilde konuşmak istemiyorsunuz. Peki bunun yerine kendinize ne söyleyeceksiniz?
Yalnızca eski düşünceyi susturmaya çalışmak yerine, onun yerine daha gerçekçi ve yapıcı bir düşünce geliştirebilirsiniz:
“Her şeyi hemen bilmek zorunda değilim. Öğrenerek ilerleyebilirim.”
Aynı durum alışkanlıklarımız için de geçerlidir. Bizi yoran bir davranışı bırakmak istiyorsak, o davranışın hayatımızda kapladığı yere ne koyacağımıza da bakmamız gerekir.
Bir şeyi hayatımızdan çıkarmak değişimin yalnızca bir tarafıdır. Diğer tarafı ise onun yerine neyi koyacağımıza karar vermektir.
3. Şimdiki An Her Zaman Mükemmeldir
Bu ifadeyi ilk duyduğunuzda itiraz edebilirsiniz:
“Bu kadar sorun yaşarken içinde bulunduğum anın neresi mükemmel?”
Burada anlatılmak istenen, yaşadığımız bütün koşulların kusursuz olduğu değildir. Mevcut duruma sürekli itiraz etmekle onu değiştirmek için harekete geçmek arasındaki farktır.
Bugün bulunduğunuz yeri kabul etmek, orada kalmaya razı olmak anlamına gelmez. Nerede olduğunuzu açıkça görmenizi sağlar. Çünkü bir yere gidebilmek için önce nereden yola çıktığınızı bilmeniz gerekir.
Geçmişte farklı davranmış olmayı isteyebilirsiniz. Geleceğin bir an önce değişmesini de isteyebilirsiniz. Ancak şu anda yapabileceğiniz şey, bugünkü koşullar içerisinde atacağınız adımı belirlemektir.
Bu anlamda şimdiki an, değişimin başlayabileceği tek yerdir.

Çekim Yasası Yalnızca Olumlu Düşünmek midir?
Çekim yasasının en çok yanlış anlaşıldığı noktalardan biri budur. Konu bazen “Olumlu düşün, istediğin her şey olsun” şeklinde anlatılır.
Oysa bir şeyi istemek, onunla ilgili hayal kurmak ve gerçekleşeceğine inanmak tek başına yeterli değildir. Hayatımızdaki değişimin seçimlerimizde ve davranışlarımızda da bir karşılığı olması gerekir.
Daha iyi bir yaşam istiyorsanız bu yaşamın sizin için ne anlama geldiğini bilmeniz gerekir. İstediğiniz şeyin önündeki engelleri fark etmeniz, öğrenmeniz gerekenleri öğrenmeniz ve gerekli adımları atmanız gerekir.
Olumlu düşünmek, yaşanan sorunları yok saymak anlamına da gelmez. Üzüntü, korku, öfke ve hayal kırıklığı insan yaşamının bir parçasıdır. Bazen üzülürüz, bazen korkarız, bazen de ne yapacağımızı bilemeyiz.
Bu duyguları yaşamak, yanlış bir şey yaptığımız ya da bütün iyi ihtimalleri hayatımızdan uzaklaştırdığımız anlamına gelmez.
Sürekli iyi hissetmeye çalışmak uğruna gerçek duygularımızı bastırdığımızda kendimizi anlamamız zorlaşabilir. Bu nedenle çekim yasasını, insanın hiçbir zaman olumsuz düşünmemesi veya olumsuz duygular yaşamaması gerektiği şeklinde yorumlamak sağlıklı değildir.
Önemli olan, yaşadığımız duyguları inkâr etmek değil; onların bizi ve seçimlerimizi nasıl etkilediğini fark edebilmektir.
Hayatımızdaki Her Şeyi Biz mi Çekeriz?
Çekim yasasını ilk kez duyan kişilerin en çok tepki gösterdiği konulardan biri budur.
“Yaşadığım sıkıntıları ben mi hayatıma çektim?”
“Hayatımdaki iyi kötü her şeyin sorumlusu ben miyim?”
Hayatımızda düşüncelerimizin, seçimlerimizin ve davranışlarımızın etkisi vardır. Ancak yaşadığımız her şey yalnızca bunlardan oluşmaz.
Başka insanların kararları, içinde bulunduğumuz ekonomik ve toplumsal koşullar, sağlık sorunları, kazalar, kayıplar ve kontrolümüz dışında gelişen pek çok olay da hayatımızı etkileyebilir.
Bu nedenle yaşanan bütün olumsuzlukları kişinin düşüncelerine bağlamak doğru değildir. Böyle bir yaklaşım, insanın kendisini anlamasına yardımcı olmak yerine kendisini suçlamasına neden olabilir.
Bir insanın başına kötü bir olay gelmesi, onun yeterince olumlu düşünmediğini veya bunu bilinçli ya da bilinçsiz biçimde istediğini göstermez.
Burada sorumluluk ile suçluluk arasındaki ayrımı yapmak gerekir.
Sorumluluk almak, yaşanan her şeyin suçunu üstlenmek değildir. Kendi seçimlerimizin payını görmek ve değiştirebileceğimiz alanlarda harekete geçmektir.
Kontrolümüz dışında gelişen olayları değiştiremeyebiliriz. Ancak bazı durumlarda o olay karşısında ne yapacağımız, hangi sınırı koyacağımız, kimden yardım isteyeceğimiz veya bundan sonra hangi yönde ilerleyeceğimiz konusunda seçimlerimiz olabilir.
Çekim yasasını değerlendirirken bu ayrımı korumak önemlidir. Kendimize bakmakla kendimizi suçlamak aynı şey değildir.
Çekim Yasası Nereden Geliyor?
Çekim yasası son yıllarda özellikle sosyal medya ve kişisel gelişim içerikleri sayesinde daha fazla konuşulmaya başlanmış olsa da yeni ortaya çıkmış bir düşünce değildir.
Günümüzdeki çekim yasası anlayışının önemli köklerinden biri, 19. yüzyılda ortaya çıkan New Thought (Yeni Düşünce) hareketidir.
Düşüncelerin insan yaşamındaki etkisini vurgulayan bu yaklaşım, zaman içerisinde farklı kişisel gelişim ve spiritüel öğretilerle birleşerek yaygınlaşmıştır.
Çekim yasasının geniş kitleler tarafından tanınmasında The Secret filmi ve aynı adlı kitap da önemli bir rol oynamıştır. Daha sonraki yıllarda benzer düşünceler farklı isimler ve uygulamalar altında yaygınlaşmaya devam etmiştir.
Bugün sosyal medyada manifestasyon, olumlama, hayal panosu, imgeleme ve istenen geleceği zihinde canlandırma gibi kavramlarla sıkça karşılaşmamızın nedenlerinden biri de budur.
Kullanılan yöntemler ve bunlara yüklenen anlamlar farklılaşsa da çekim yasasının merkezindeki temel sorular büyük ölçüde aynıdır:
“Ben ne istiyorum?”
“İstediğim şeyle ilgili neye inanıyorum?”
“Kendim için neyi mümkün görüyorum?”
Bu sorular, çekim yasasını yalnızca istediğimiz şeyleri düşünmekten daha geniş bir çerçevede değerlendirmemizi sağlar.
Çekim Yasasını Anlamak
Çekim yasasını anlamak, yalnızca olumlu düşünmeye çalışmak veya istediğimiz şeyleri tekrar tekrar zihnimizde canlandırmak değildir. Öncelikle ne istediğimizi, kendimiz ve hayat hakkında neye inandığımızı ve bu ikisi arasında bir uyum olup olmadığını fark etmeyi gerektirir.
İstediğimiz hayatla bugün yaşadığımız hayat arasında bir fark varsa bunun tek bir nedeni olmayabilir. Dış koşulların, başka insanların kararlarının ve kontrolümüz dışındaki olayların etkisi olabileceği gibi, kendi seçimlerimizin ve inançlarımızın da bir payı olabilir.
Bu nedenle çekim yasasını “Düşündüğüm her şey gerçekleşir” şeklinde basit bir formüle indirgemek yerine, kendimizle ve yaşamla kurduğumuz ilişkiye bakmamızı sağlayan bir yaklaşım olarak değerlendirmek daha anlamlıdır.
Peki bir şeyi bilinçli olarak isterken neden bazen ona uygun davranamıyoruz? Neden değişmek istediğimizi söylediğimiz hâlde aynı düşünce ve davranış kalıplarına geri dönüyoruz?
Bu soruların cevaplarını Çekim Yasası Nasıl Çalışır? başlıklı bir sonraki yazıda; bilinçaltı, düşünceler, duygular ve davranışlarımız arasındaki ilişki üzerinden ele alıyorum.
Halis Şahiner
Sosyolog & Yazar & Mentor & Yaşam Stratejisti
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız

