Çekim yasasını duydunuz ancak hayatınıza geçirmekte zorlanıyorsunuz. Ne istediğinizi biliyor, gerçekleşmesini de istiyorsunuz. Fakat bir noktaya geldiğinizde sanki görünmez bir şey sizi durduruyor. Benzer sorunları yaşıyor, aynı davranışlara dönüyor ve kendinizi yeniden başladığınız yerde buluyorsunuz.
Peki neden?
Bir şeyi bilinçli olarak isterken neden ona uygun davranamıyoruz? Değişmek istediğimizi söylediğimiz hâlde neden alıştığımız hayatı sürdürmeye devam ediyoruz?
Çekim yasası anlatılarında bu durum, düşüncelerimizin, duygularımızın ve bilinçaltındaki inançlarımızın birbiriyle uyumu üzerinden açıklanır. Günlük yaşamda görebileceğimiz tarafı ise bu inançların olayları nasıl yorumladığımızı, neleri fark ettiğimizi ve hangi adımları attığımızı etkilemesidir.
Buradaki önemli konu yalnızca ne istediğimiz değildir. İstediğimiz şey hakkında içten içe neye inandığımız ve o isteğe yaklaşırken nasıl davrandığımızdır.

Hayatımızı Bilinçli mi, Bilinçsiz mi Seçiyoruz?
Hayat seçimlerden ve deneyimlerden oluşur. Bu seçimlerin bazılarını bilinçli olarak yaparız.
Örneğin bir yere seyahat edeceğinizi düşünün. Otobüs, tren, otomobil veya uçak seçeneklerinden bütçenize, zamanınıza ve istediğiniz konfora göre birini seçebilirsiniz. Seçenekleri değerlendirir, sizin için uygun olanı belirler ve ona göre hareket edersiniz. Bu, bilinçli bir seçimdir.
Fakat hayatımızdaki bütün kararlar bu kadar açık değildir. Bazı seçimlerimizin arkasında ailemizden, çevremizden, toplumdan ve geçmiş deneyimlerimizden öğrendiğimiz düşünceler bulunur.
Çocukluğumuzdan itibaren para, başarı, ilişkiler, sevgi, güven, kadın ve erkek rolleri, aile, çalışma, mutluluk ve hak etmek gibi pek çok konuda çeşitli inançlar geliştiririz.
“İnsanlar ne der?”
“Böyle bir şeyi istemek bencillik olur.”
“Bizim ailede kimse bunu yapmadı.”
“Önce başkalarını düşünmeliyim.”
Bu düşünceleri zaman içerisinde kendi doğrularımız olarak kabul edebiliriz. Bazen gerçekten istediğimiz için değil, başka türlü davranmanın yanlış olacağına inandığımız için bir seçim yaparız.
Bunların önemli bir bölümünün farkında bile olmayabiliriz. Ancak farkında olmamamız, davranışlarımız üzerindeki etkilerinin olmadığı anlamına gelmez.
Bu nedenle kendimize şu soruyu sormamız gerekir:
“Ben bunu gerçekten istediğim için mi seçiyorum, yoksa böyle yapmam gerektiğine inandığım için mi?”
Düşüncelerimiz Yaşadığımız Sonuçları Nasıl Etkiler?
Bir olayla karşılaştığımızda yalnızca o olayı görmeyiz. Geçmişte öğrendiklerimiz ve kendimizle ilgili inançlarımız üzerinden ona bir anlam veririz.
Verdiğimiz anlam, hissettiğimiz duyguyu etkiler. Duygularımızın da etkisiyle bir davranışta bulunuruz. Bu davranışın ise ortaya çıkan sonuçta bir payı olur.
Bu bağlantıyı şöyle düşünebiliriz:
Karşılaştığımız olay → olaya verdiğimiz anlam → hissettiğimiz duygu → davranışımız → ortaya çıkan sonuç
Bu, her durumda aynı sırayla işleyen katı bir düzen değildir. Ancak kendi tepkilerimizi anlamak için bize bir yol gösterebilir.
Örneğin karşınıza istediğiniz türde bir iş fırsatı çıktığını düşünün.
“Ben bu işi yapamam. Benden çok daha iyi adaylar vardır. Zaten beni seçmezler.” diye düşündüğünüzde kendinizi yetersiz hissedebilir ve daha başvurmadan vazgeçebilirsiniz.
Aynı fırsata “Bilmediğim şeyler var ama hazırlanabilirim. Denemeden ne olacağını bilemem.” düşüncesiyle yaklaştığınızda ise araştırmaya, eksiklerinizi tamamlamaya ve başvuru yapmaya yönelebilirsiniz.
Karşınızdaki fırsat aynıdır. Ancak o fırsata verdiğiniz anlam ve ardından yaptığınız seçim farklıdır.
Başvurmak işe alınacağınızı garanti etmez. Sonucu etkileyen başka koşullar da vardır. Fakat hiç başvurmadığınızda kapalı kalan bir ihtimali açar.
Düşüncelerimizin hayatımızdaki etkisini burada görebiliriz. İnandığımız şeyler, neyi deneyeceğimizi ve hangi noktada geri çekileceğimizi etkileyebilir.
Bilinçaltı Çekim Yasasında Neden Önemlidir?
Çekim yasası anlatılarında bilinçaltından sıkça söz edilir. Burada bilinçaltı dediğimizde, çoğunlukla farkında olmadan sürdürdüğümüz öğrenilmiş inançları, alışkanlıkları ve otomatik tepkileri kastediyoruz.
Çocukluk yılları, insanın dünyayı anlamlandırmaya başladığı önemli dönemlerden biridir. Anne ve babamızın davranışları, aile içindeki ilişkiler, ekonomik koşullar, çevremizdeki insanlar, bize söylenen sözler ve yaşadığımız deneyimler dünyaya ilişkin ilk kabullerimizin oluşmasında rol oynar.
Bu nedenle aynı ailede büyüyen iki kardeşin bile hayata bakışı birbirinden farklı olabilir. Çünkü insan yalnızca yaşanan olaydan değil, o olaya yüklediği anlamdan da etkilenir.
Bir çocuk için para güven anlamına gelebilirken başka bir çocuk için kavga anlamına gelebilir. Bir kişi için ilişki sevgi ve aidiyet anlamına gelirken bir başkası için özgürlüğünü kaybetme korkusu anlamına gelebilir.
Yetişkin olduğumuzda bu eski bağlantıların bir kısmı davranışlarımız üzerinde etkisini sürdürebilir. Bir durumu bugünkü şartlarıyla değerlendirdiğimizi düşünürken geçmişte öğrendiğimiz bir beklentiyle hareket ediyor olabiliriz.
Örneğin sürekli eleştirilerek büyüyen biri, yeni bir şey denemeyi hata yapma ve küçük düşme ihtimaliyle ilişkilendirebilir. Kendi isteklerini dile getirdiğinde tepki gören biri ise yetişkin olduğunda da ihtiyaçlarını söylemekte zorlanabilir.
Ancak bu, geçmişte öğrendiğimiz her şeyin değişmeden kalacağı anlamına gelmez. Yeni deneyimler yaşadıkça, farklı davranışlar denedikçe ve eski kabullerimizi sorguladıkça değişim mümkün olabilir.
Buradaki soru şudur:
“Geçmişte öğrendiğim bu düşünce, bugün yaşadığım durumu gerçekten doğru anlatıyor mu?”

Düşüncelerimiz ve Duygularımız Aynı Yönde mi?
Çekim yasası anlatılarında sıkça “Düşüncelerine dikkat et” denir. Ancak yalnızca düşünceye odaklanmak yeterli olmayabilir. Çünkü insan bir şeyi zihinsel olarak isterken duygusal olarak ondan korkabilir.
“Başarılı olmak istiyorum.” diyebilirsiniz. Fakat başarı sizin için daha fazla sorumluluk, eleştirilmek, yalnız kalmak, aileden uzaklaşmak veya dikkat çekmek anlamına geliyorsa başarıya yaklaşırken huzursuz olabilirsiniz.
Bir yandan ilerlemek isterken diğer yandan sizi görünür kılacak adımları erteleyebilirsiniz. Hazırlık yapar ama başvurmazsınız. Bir şey üretir ama paylaşmazsınız. Fırsat geldiğinde henüz hazır olmadığınızı söylersiniz.
“İyi bir ilişki istiyorum.” diyebilirsiniz. Ama yakınlık sizin için geçmişte acı, terk edilme veya hayal kırıklığıyla eşleşmişse biri size yaklaştığında geri çekilebilirsiniz.
Bazen “kendini sabote etmek” dediğimiz davranışların arkasında bu tür içsel çatışmalar bulunabilir.
Buradaki kritik nokta şudur: Bilinçli olarak istediğiniz bir değişim, duygusal olarak size güvenli gelmeyebilir.
Bu nedenle asıl mesele yalnızca ne düşündüğünüz değil, düşündüğünüz şey karşısında ne hissettiğinizdir.
İstediğiniz şeyi zihninizde canlandırdığınızda içinizde ne oluyor? Heyecan mı hissediyorsunuz, korku mu? Bir yükün altına gireceğinizi mi düşünüyorsunuz? Birilerini kaybetmekten veya hayal kırıklığına uğratmaktan mı çekiniyorsunuz?
Duygularımız, iç dünyamızdaki inançları fark etmek açısından önemli ipuçları verebilir.
Değişmek İsterken Neden Direnç Yaşarız?
Geçmişte öğrendiğimiz bazı tepkiler bizi tehlikeden, eleştiriden veya hayal kırıklığından korumaya yönelik olabilir. Ancak bir zamanlar işimize yarayan bir tepki, bugün istediğimiz değişimin önünde durabilir.
Tanıdık olan her zaman iyi olmasa bile, neyle karşılaşacağımızı bildiğimiz için bize daha güvenli gelebilir.
İnsanların bazen mutsuz oldukları bir işi veya yaşam biçimini uzun süre sürdürmelerinin nedenlerinden biri de budur. Mevcut durum yorucudur ama bilinmektedir. Değişim ise belirsizliği beraberinde getirir.
İşinizden memnun olmayabilirsiniz. Fakat başka bir işe geçtiğinizde başarılı olup olamayacağınızı, yeni insanlarla nasıl anlaşacağınızı veya maddi düzeninizi koruyup koruyamayacağınızı bilemezsiniz.
Bu nedenle değişmek isteyen insanın içinde şu soru ortaya çıkabilir:
“Değişirsem güvende olacak mıyım?”
Ancak her engeli bilinçaltına bağlamamak da önemlidir. Bazen gerçekten maddi hazırlığa, yeni bir beceriye, zamana veya desteğe ihtiyacımız vardır. İçimizdeki korkuyla dışarıdaki koşullar birbirine karışabilir.
Bu nedenle iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir:
“Beni durduran hangi düşünceye inanıyorum?”
“İlerlemek için gerçekte hangi hazırlığı yapmam gerekiyor?”
Bu ayrımı gördüğümüzde, içsel dirençle gerçek yaşam koşullarını birbirinden ayırmamız kolaylaşır.
Suçluluk Duygusu Bizi Nasıl Etkileyebilir?
İnsan yalnızca başkalarını değil, kendisini de yargılayabilir. Geçmişte yaptığımız bir hata, söylediğimiz bir söz, yapamadığımız bir şey veya toplumun beklentilerine uymadığımız düşüncesi bizde suçluluk yaratabilir.
Bu suçluluk uzun süre taşındığında kişi bir davranışını değerlendirmek yerine kendisini bütünüyle yetersiz, kötü veya değersiz görmeye başlayabilir.
“Ben bunu hak etmiyorum.”
“Önce herkes mutlu olsun.”
“Geçmişte böyle bir hata yaptım; şimdi rahat etmeye hakkım yok.”
Bu düşünceler önemli bir fırsatın eşiğinde geri çekilmemize, kendi ihtiyaçlarımızı sürekli ertelememize veya sınır koymakta zorlanmamıza eşlik edebilir.
Burada sorulması gereken önemli soru şudur:
“Kendimi geçmişte yaptığım bir şey nedeniyle hâlâ cezalandırıyor olabilir miyim?”
Elbette yaşadığımız her sıkıntıyı suçluluk duygusuna bağlayamayız. Burada önemli olan, kendimize yönelik yargılarımızın kendi seçimlerimize nasıl yansıdığını görebilmektir. Geçmişteki bir davranışın sorumluluğunu almakla kendimizi hayat boyunca cezalandırmak aynı şey değildir.
Duygularımız Bize Ne Anlatır?
Duygularımız bize iç dünyamız hakkında bilgi verebilir. Korku, öfke, üzüntü, suçluluk, neşe ve heyecan gibi duygular, yaşadığımız deneyimi nasıl anlamlandırdığımız konusunda ipuçları taşır.
Fakat çocukluğumuzdan itibaren bazen duygularımızı ifade etmek yerine bastırmayı öğreniriz:
“Üzülme.”
“Güçlü ol.”
Bu tür mesajlar zaman içerisinde kendi duygularımızla aramıza mesafe koymamıza neden olabilir. Ne hissettiğimizi anlamaya çalışmak yerine bir an önce o duygudan kurtulmaya çalışabiliriz.
Oysa duyguyu fark etmek, onun tarafından yönetilmek anlamına gelmez. Tam tersine, bir duyguyu fark ettiğimizde onun hangi düşünceye, beklentiye veya ihtiyaca eşlik ettiğini inceleme şansımız olur.
Kendimize şu soruları sorabiliriz:
- Şu anda ne hissediyorum?
- O sırada aklımdan hangi düşünce geçiyor?
- Bu duygu bana ne anlatıyor olabilir?
Burada önemli bir ayrım vardır. Hissettiğimiz duygu gerçektir; fakat o duyguya eşlik eden yorum her zaman doğru olmayabilir.
Kendinizi yetersiz hissetmeniz, gerçekten yetersiz olduğunuzu kanıtlamaz. Reddedilmekten korkmanız, mutlaka reddedileceğiniz anlamına gelmez.
Duyguyu fark etmek, ona eşlik eden düşünceyi görmemizi ve bu düşüncenin gerçekten doğru olup olmadığını değerlendirmemizi kolaylaştırabilir.

Sizi Durduran İnancı Nasıl Fark Edebilirsiniz?
Hayatımız boyunca pek çok deneyim yaşar, çeşitli düşünce ve davranış alışkanlıkları geliştiririz. Dolayısıyla yalnızca genel olumlamalar yapmak, bizi asıl durduran düşünceyi görmemizi sağlamayabilir.
“Ben başarılıyım”, “Ben zenginim”, “Ben mutluyum” gibi cümleleri tekrar ederken içeride bunlarla çelişen beklentiler taşıyor olabiliriz.
Bu nedenle genel yargılardan önce yaşadığımız belirli bir duruma bakmak daha yararlı olabilir.
“Benim ilişkilerim hep böyle.” demek yerine son yaşadığınız bir olayı ele alın. Ne oldu? Siz o anda ne düşündünüz? Ne hissettiniz? Ardından ne yaptınız?
Örneğin bir arkadaşınız isteğinizi kabul etmedi. Siz bunu “Beni önemsemiyor.” şeklinde yorumladınız ve iletişimi kestiniz.
Burada üzerinde durabileceğiniz konu, bir isteğinizin kabul edilmemesiyle değersiz olmak arasında kurduğunuz bağlantıdır.
Arkadaşınızın başka bir nedeni olabilir mi? Her anlaşmazlık önemsenmediğiniz anlamına mı gelir? Ne düşündüğünü ona sordunuz mu?
Bu sorular olayın kendisiyle bizim o olaya verdiğimiz anlamı birbirinden ayırmamıza yardımcı olabilir.
Kendi hedefleriniz konusunda da şu sorulara bakabilirsiniz:
- Bu konuda gerçekten ne hissediyorum?
- İstediğim şey gerçekleşirse hayatımda ne değişecek?
- Bu değişimin beni korkutan tarafı ne?
- Kendimle ilgili hangi inancı yıllardır taşıyorum?
Bu soruların amacı kendinizi yargılamak değil, fark etmeden sürdürdüğünüz düşünce ve davranış kalıplarını görünür hâle getirmektir.
Her düşüncenin geçmişteki ilk kaynağını bulmak zorunda da değilsiniz. Bugün sizi nasıl etkilediğini görmek, üzerinde çalışmak için bir başlangıç olabilir.
Çekim Yasası Nasıl İşler?
Buraya kadar anlattıklarımızı bir araya getirdiğimizde, çekim yasasının günlük yaşamımızda nasıl bir karşılığı olabileceğini daha açık görebiliriz.
Bir şey istiyoruz. Ancak o istek karşısında yalnızca bilinçli düşüncelerimiz yok. Geçmişten taşıdığımız inançlarımız, beklentilerimiz ve duygularımız da var.
Bunlar karşılaştığımız olaylara verdiğimiz anlamı etkileyebilir. Verdiğimiz anlam duygularımıza, duygularımız davranışlarımıza, davranışlarımız ise elde ettiğimiz sonuçlara yansıyabilir.
Bu nedenle aynı şeyi isteyen iki insan aynı şekilde davranmayabilir. Biri önündeki fırsatı değerlendirmeye yönelirken diğeri daha başlamadan geri çekilebilir. Biri bir ilişkide sınır koyarken diğeri kaybetme korkusuyla istemediği şeyleri kabul edebilir.
Bu, düşündüğümüz her şeyin gerçekleştiği veya hayatımızdaki bütün olayları bizim yarattığımız anlamına gelmez. Sonuçları etkileyen başka insanlar, koşullar ve kontrolümüz dışındaki olaylar da vardır.
Ancak kendi payımıza düşen alanda önemli bir bağlantı vardır:
Neye inandığımız, olayları nasıl yorumladığımızı; nasıl yorumladığımız, ne hissettiğimizi; ne hissettiğimiz ise nasıl davranacağımızı etkileyebilir.
Çekim yasasını günlük yaşam açısından ele aldığımızda, üzerinde çalışabileceğimiz alanlardan biri tam olarak burasıdır.
Peki fark ettiğimiz bu düşünceler ve inançlar üzerinde ne yapacağız? İsteklerimizi nasıl netleştirecek, olumlamaları ve imgelemeyi nasıl kullanacak ve bütün bunları günlük davranışlarımızla nasıl destekleyeceğiz?
Bir sonraki yazıda çekim yasasını günlük hayata uygulamayı adım adım ele alacağız.
Halis Şahiner
Sosyolog & Yazar & Mentor & Yaşam Stratejisti
Kontrol Sende Kitabımın için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız

