İçsel Yalnızlık

Yalnızlığı açığa çıkaran birçok neden vardır. Gerçekte ise insan, yalnızlığı kalbinde taşır. Şüphe hayatı dinamik kılmada etkin bir rol üstlense de bir yönü hep yalnızlığı işaret eder. İnsan neden yalnız hisseder? Bu sorunun cevabını yalnızca çevresindeki insan sayısında ya da içinde bulunduğu mekânda aramak yeterli değildir. Bazen toplumsal ilişkilerin içinde de insan, kendi iç dünyasından uzaklaşmış ve kendini yalnız hissedebilir.

Yalnızlık yalnızca tek başına kalmak değildir

Binlerce yıldır toplumsallık, yalnızlığa ve yalnızlıktan doğduğu düşünülen “zafiyetlere” çare olma iddiasındadır. Bilinen dinsel, felsefi ve ahlaki değerlerin önemli bir bölümü de yalnızlıktan korunma düşüncesi çevresinde örülmüştür. Fakat bu korkuyla katmanlaşan toplumsallık, etkin ve vazgeçilmez bir düzene dönüştüğünde insanın iç dünyasında parçalanmalara yol açabilir. Çünkü yalnızlığı bastırmaya çalışmak, insanın kendine ait duygu ve düşünceleriyle bağını da zayıflatabilir.

Bu durumdan olağanüstü bir vazife çıkaran ego hızla yeniden yapılanmaya girişir. Böylece binlerce yıllık “toplum için iktidar!” anlayışı hayatımızın hem temel gücü hem de istenmeyen başat sorunlarından biri olarak varlığını sürdürür. Yalnızlık, bu düzende çoğu zaman iç kırgınlık, kenarda kalma ve dışlanma ile birlikte anılır; sevecenlikle değil, ötekileştirmeyle karşılaşır. Oysa içsel yalnızlık, yalnızca saklanması ya da yenilgiye uğratılması gereken bir hâl değildir. İnsanın kendisiyle ve yaşadıklarıyla karşılaşmasını da mümkün kılar.

İçsel yalnızlık ve insanın kendiyle baş başa kalması

Toplumsal iktidarı destekleyen etik ve hukuk kuralları işlerken kendini var etme uğraşındaki birey, bu dayatmalar karşısında kendi iradesini ve bilinç kapasitesini yoklama ihtiyacı hisseder. Tarihsel ve güncel olaylardan sonuç çıkarmak kadar, kendi varoluşunun bu olaylarla ilişkisini görüp anlamak da önemlidir. İçeride, toplumsal erkin dışında, yalnızlıkta tercih yapmak böyle bir gelişim uğraşını gerekli kılar. Var olmaya çalışan yalnızlık, duygu ve bilinç gelişimini bir ödev hâline getirir.

Hayatın gerekli kıldığı bir başka ödev de insanın her an “içeride” olduğunu bilmektir; her anın bir anlam, her anlamın da kendine bir an bulabilmesi için… Herkesin mahpushanede var olma uğraşı içinde olduğunu söylemek zor. Ancak insan, binbir kılıkla sorunlarının üstesinden gelmeye çalışır. Bu “kapatılma” faaliyetinin işleyişini, insan ancak kendi içselliğinin farkına vararak etkisiz kılabilir. Duygusal ve düşünsel dünyasına yönelen baskılar karşısında savunma oluşturmak, önce kendini ölçüp biçmekle mümkündür.

Yoksa Ahmed Arif’in dediği gibi: “Ejderha olsan kar etmez.” Kapatılmışlığın yarattığı bilinç ve duygu yanılsamalarını kişi kendi varoluşuyla çözümlemeden; onları görmeden, tanımadan ve bilmeden kalbinde var olan doğal yalnızlığı bulması, açığa çıkarması kolay değildir. Yalnızlık duygusu neden olur diye sorarken, yalnızca dış koşullara değil, bu koşulların insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiye de bakmak gerekir.

Yalnızlığa sormuşlar, “Nerelisin?” diye. “Kalpliyim,” demiş. Doğrusu, yalnızlık sonradan kazanılan bir edinim olmadığı için insanın kalbinde var olan bir şeydir. Zaman ve koşullara bağlı olarak bazen hisseder, bazen hissetmez; bazen unutur, bazen de hiç unutmayız. İnsanın kendiyle baş başa kalması, bu duyguyu fark etmenin ve onunla yüzleşmenin bir yolu olabilir. Bu, yalnızlığı romantikleştirmek değil; onu yalnızca dışarıdan gelen bir sorun gibi görmeden, kendi içimizdeki karşılığını da anlamaya çalışmaktır.

Mahpushanede duvarlar, korku ve yalnızlık

Mahpushanede bireyin hareket kabiliyeti, resmî güç ilişkilerinden doğan hiyerarşik hengâmelerle karşılaşınca daha önce ciddi biçimde fark edemediği yalnızlık endişe ve korkuyla yüzeye çıkar. İlk şok, yalnızlığı duvarların çevrelediği yüzeysel bir anlamla tanımlamayı ve simgeleştirmeyi dayatır. “Duvarların içinde endişe, korku ve yalnızlık var; duvarların dışında yok” düşüncesi, insanın kabullenmekte zorlandığı, belli ölçülerde de kabul ettiği bir gösteriye dönüşür. Yaşanan, caydırıcı bir illüzyon gibidir.

“Duvar ve ötesi; perdeyi ört duvarların içi, kaldır miami” denilerek iktidar sisteminin ahlak dışı ilişkileri ve bağlantıları görmezden gelinebilir; gizlenebilir ya da unutularak kabul ettirilebilir. Üzerine kapıyı kapatıp insanı yalnızlığa iten aynı düzen, bir yandan da “İçinde bulunduğun zor durumdan seni ben kurtarabilirim” havası yaratır. Bazı “ünlülerin” komplike hâle getirilen firarlarını ya da tahliyelerini hatırlamak yeterlidir.

Bu emeksiz çıkarsama, insanın ruh hâlinde yeni sorunların da başlangıcı olabilir. İnsan, sosyal ve kültürel meseleleri konuşarak çözmek yerine güce tapar hâle gelebilir; iftiraya, şiddet oyunlarına ve ahlaksızlığa başvurarak erk sahibi sistemden çözüm bekleyebilir. Açık ve aleni davranmak yerine her şeyi gizli kapaklı halletmeye çalışır. Böylece yalnızlık, insanın içtenliğiyle değil, güç ilişkileriyle kurulur.

Yalnızlık, içtenlik ve kendimizle yüzleşmek

Oysa yalnızlık biraz da içtenliktir; kendimiz olmaya çalıştığımız en emektar yönümüzdür. Kendi kendimizle kaldığımızda çıkardığımız her ses, yaptığımız her hareket içtenliğimizin işaretidir. Hayat ve insanlar karşısındaki iç tutarlılığımız burada görünür hâle gelir. İnsan kendi içselliğinden kaçar ve “Ben önceleri böyle değildim, bu duvarlar yüzünden tanınmaz oldum” diye yakınırsa, bu sözler her zaman kendini bulma arayışını anlatmaz. Bazen kişi, kapatılma faaliyetinin nesnesi hâline gelmeye razı oluşunu da bu sözlerin ardına gizleyebilir.

Mahpushane kapısından ilk içeri girildiği andan itibaren insanın ahlaki ve duygusal düzeyiyle işleyen bellek dağarcığı önüne serilir. Dışarıda kendine güvenen, cesur, heybetli; halkın tabiriyle “baba adam”, dağları devireceğine inanan kişi, dört duvar arasında ne kadar güvensiz, korkak ya da çaresiz hissedebildiğini yaşar. Yalnızlık, bu hâlleri insana yaşatan ve gösteren bir olgudur; insana insan olduğunu hatırlatır. Kişi ya kendinden kaçar ya da kendisiyle yüzleşir; neyi varsa ortaya serip tek tek ayıklayarak iç dünyasına zor bir yolculuğa çıkar.

Bu yolculuk, sabit ve dayatıcı ölçülerden zihinsel, düşünsel ya da duygusal düzeyde kopmayı gerektirir. Stephan Hawking her ne kadar sonradan yanıldığını söylese de, insanın yalnızlığa ulaşması ya da onun üstesinden gelmesi “bir karadelikten geçip farklı boyutlara” ulaşmak gibidir. Oraya ulaşılıp ulaşılamayacağı tartışma konusu olsa bile, bu benzetme yüzleşmenin güçlüğünü anlatır. İnsan dayatılmış ölçülerden kopmadan yalnızlığı bir yabancılaşma olarak yaşamayı sürdürebilir. Üstesinden gelinmeye çalışılan şey insanın kendi kalbiyse —yalnızlığın evi— karmaşa ve paradoks daha da büyür.

Gerald Messadié, “Aşk ve suç yaşamım” adlı kitabında şöyle sorar: “İşte neden yaşayan ölülerle, sevdiğini ve nefret ettiğini zanneden ama duyguları yalnız kalma korkusuyla sürekli güdülenen insanlarla çevreleniyoruz.” Sanırım içeride ve dışarıda sunulan bu hafif, plastik korkular birbirine benzeyen bir toplum yaratmaya yarıyor. Bu sunum, insanın iç dünyasını onu yutan bir canavar gibi kabul ettirmeye çalışıyor. Kişinin kendi yalnızlığından, öznelliğinden ve onu kendisi yapan zafiyetlerinden korkar hâle gelmesi; bunları sürekli ötelemesi sıradan bir durum değildir. Bu korku hayaleti, yalnızlığını giderme ihtiyacındaki bireye iktidar totemine tapmaktan başka bir yol gösterir mi?

Yalnızlığı bastırmak yerine anlamaya çalışmak

Mahpushanede yalnızlığın bu “dokunaklı” hâli, nesnel koşullar karşısında bocalama ve çözülme yaşayabilir. İktidara yataklık eden töze bağlı kalan insan, özünü, yani kendini bir garabete dönüştürür. Mapusta yalnızlıkla yüzleşememenin en incitici tarafı da budur. Ne olursa olsun eski hâline dönmeye çalışmak, insanın kendini kontrol altına alması anlamına gelmez mi? Böyle açık pazar hâline getirilmeye çalışılan bir ruhtan ve bedenden hangi kurtuluş yolu, düşünce ve yalnızlık çıkar?

Bu noktada yaşanan aşklar, verilen sözler, hayatı değiştirme umutları ve inançlar yapay bir retorik olmaktan öteye gidemeyebilir. Zorla ya da gönüllü biçimde yapılması, sonuçları her zaman olumlu kılmaz. Dikte ettirilen düşünce ve davranışların kullanım süresi sınırlıdır. Bu nedenle hapiste yapılanların çoğu, yazara göre, öznel ve estetik bir değer taşımaz. Kırılgan biçimde görücüye çıkan nesnenin peşkeş olmaktan başka seçeneği var mıdır? Kendini kurban eden yüzlerce bireye tanık olmak ve herkesin doğal gerçeklik saydığı yalnızlığı bir baskı aracı olarak görmek yanıltıcı ve çelişkili değil midir? Bilgi ve gerçekler dünyası bu kadar tartışılırken, mapushanedeki yalnızlığa Atlantisten gelen bir adammış gibi davranmak kırıcıdır.

Önemli olan, yanılsamalar içindeki bir durumda gerçekliği yalana boğmadan algılamaktır. Toplum, din ya da bilim adına iktidar isteyen ve dayatıcı, otoriter, tek taraflı ikna gücü kullanan insanların varlığı, on-on beş yıl ya da daha uzun süre hapis yatmanın yalnızlığı açıklamak için yeterli olmayacağını gösterir. Böyle bir açıklama, yalnızlığın neden bu kadar merkeze alındığını da tek başına anlatamaz. Ancak içeride geçen sürede insan ruhunun nasıl örselendiği üzerinde durulabilir. İnsan kapalı bir kutudur; içselliğini, hayallerini, düşlerini ve düşüncelerini bütünüyle dile getirmez. Kendine sakladığı kusurları muhakkak vardır.

Kusurlu olma utancı insanı kapalı kılar. İçsel zafiyetlerinden utanan biri ne kadar aleni olabilir? Varlığının zafiyetinden utandığı için üzerine binbir giysi geçirir. Göstermeye çalıştığı her öznellik, yıpranmış ya da yıpranacak bir giysi olmaktan öteye geçemez. Mapushanedeki bu durumu, kişinin bilincinde olduğu ve yaşadığı bir travma olarak görmek mümkündür; süreç çözümsüz biçimde devam eder. İnsan, yalnızlığın kendi tercihiyle ilgisi olmadığını, dışarıdan geldiğini ve kendisine dayatıldığını söyleyerek kendini görmezden gelebilir. Zafiyetini kabul etmeyen biri yalnızlık duygusunu nasıl ve hangi durumlarda kabul edebilir? Her fırsatta bu duyguyu bastırmaya ve yenilgiye uğratmaya çalışmak, insanın kendi özüne sadakatini nasıl açıklar? Özünü yalanlayan bir biçim, hayatın sonuçlarını nasıl doğru algılayabilir?

Yalnızlığın toplumsal kökleri ve kalpteki yeri

Özetle, insanın toplumsallaşamama korkusu türsel bir travmadır. Bunu açıklamak için beş-on bin yıllık bir tarihle yetinmeyip yüzbinlerce yıllık ve daha uzun bir süreçten söz etmek gerekebilir. Yalnızlığın neden içsel olduğu, belki de bu geçmiş düşünüldüğünde anlaşılır. Uygarlıklar zorlayıcı, baskıcı ve didaktik dayatmalar içermiştir. İnsan, düşünmeye sevk eden çevre koşullarından sonuçlar çıkarmış, çözümleme yöntemleri üretmiştir. Bu gelişim seyri, insanın doğal yapısını ötelediği gibi onu her şeyde aşırı merkezci bir varlık hâline de getirmiştir.

Dünyada yüzlerce nasyonal fikir, kendini arkaik bir uygarlık merkezine oturtmaya çalışmaktadır. Uygarlıksal doğuşların merkezi ve mekânı sayılmak isteyen her fikir, başka fikirlere yönelik militarist ve yok sayıcı bir darbenin parçası olabilir. Bu tablo, insanlığın yaşadığı sosyo-patolojiyi anlamaya yardımcı olur. Tarihsel gelişim içinde kültürden ve militarist hukuktan başka güçlü bir verimiz yoksa, mapusta yalnız olmanın da başlı başına önem taşıyan bir olay olduğu kanısında değilim.

Yalnızlık duygusu yalnızca duvarların, kalabalığın ya da tek başına kalmanın açıklayabileceği bir şey değildir. Toplumsal güç ilişkileri, korkular ve insanın kendi içinden uzaklaşması bu duygunun anlamını biçimlendirir. Onu bastırmak yerine içtenlikle görmek; insanın kendi zafiyetleriyle ve varoluşuyla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesine kapı aralayabilir. Yalnızlığı kalbimizde arayalım lütfen.

yalnızlık
Bireysel Danışmanlık

Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız

Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız

Benzer Gönderiler