Fakir ve eziktim, hangi kız bana bakar diye düşünüyordum ki…
TarafındanHalis ŞahinerGüncellenme Tarihi
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Bireysel Danışmanlık
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Kitapları onlarca baskı yapan, seminerlerinde binlerce kişiyi bir araya getiren psikolog Doğan Cüceloğlu’na gördüğü ilginin nedenini sorduk. Asıl konuşma konumuz, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşması gerektiğini ele alan Başarıya Götüren Aile kitabıydı. Ancak sohbet, Cüceloğlu’nun yıllar önce yazdığı İçimizdeki Çocuk ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye gelince başka bir yöne ilerledi. Bugünkü mutluluğuna bakıp geçmişini unutmayın: Cüceloğlu, kendi anlatımıyla, bir dönem içindeki çocuğu mutsuz eden duygularla da mücadele etmişti.
Fakir bir ailenin 11. çocuğu olarak büyümesi, kendini yetersiz görmesi ve gençliğinde kadınlarla ilişki kurmakta zorlanması, bu röportajın en kişisel bölümlerini oluşturuyor. Doğan Cüceloğlu içimizdeki çocuk kavramını soyut bir fikir olarak değil, kendi yaşantısından ve fark ettiği sorunlardan yola çıkarak anlatıyor. Onun sözlerinde öne çıkan nokta, insanı yargılamaktan çok anlamaya çalışmak ve kişinin kendisiyle ilişkisinde kabule doğru ilerlemesi.
Doğan Cüceloğlu: Var olanı yargılamak yerine anlamak
Soru: Kitaplarınıza, özellikle seminerlerinize gösterilen ilgi hiç azalmıyor. Söylediklerinizi başkaları da söylüyor ama sizin gibi insanları çevresinde toplayamıyor. Sizce bunun nedeni ne?
Doğan Cüceloğlu: Varoluşuma bağlıyorum. Anlattığım bilgi, varoluşumla ilgili. Öğrendiklerimi yaşadıklarımla sentezleyip insanlara anlatabiliyorum. Bir de insanları yargılamıyorum; bunu beni sevsinler diye yapmıyorum. Bana göre var olan bir şeyi yargılamak yerine anlamak gerekir. Yapılan şey bir gerçektir. İnsanların ne yaptığını ve bunun onlar için nasıl anlamlı olduğunu anlamaya çalışınca, kişi kendini suçlamaktan ve kendine yabancılaşmaktan uzaklaşıyor. Kendiyle olan ilişkisinde kabule doğru gidiyor. İçinde bastırdığı, kendine yönelttiği sevgi de çevresine, hayvanlara ve kuşlara yönelebiliyor. Belki de insanlar beni bu nedenle seviyor.
Soru: İnsanlara mutlu olmalarını, içlerindeki sevgiyi ortaya çıkarmalarını söylüyorsunuz. Peki işler yolunda gitmediğinde de bu mümkün mü? Seminerinize kimse gelmese, kitaplarınız satmasa ya da çocuğunuzla sorun yaşasanız yine böyle mutlu olabilir miydiniz?
Doğan Cüceloğlu: Hayattan bayağı tokat yedim. Sartre’ın bir sözü var: “Yaşamın anlamı yaşamı nasıl yaşadığınızda yatar.” Ben buna savaşçı tutumu diyorum. Bir tek şeyimiz var: yaşamak. O da bize verilmiş zaman. Kendime, “Elimden gelenin en iyisini yaptım, en iyisini yapmaya çalıştım,” diyebiliyorsam coşkuluyum. Aksi hâlde akıl hastanesine giderim.
Bu tutum, her şeyin yolunda gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Cüceloğlu’nun anlattığı gibi, insanın gerçeğe saygı duyması ve kendi payını görebilmesi önemli. Bir davranışımızla hata yaptıysak, egomuz yüzünden bu gerçeği görmezden gelmek yerine kabul edebiliriz. Kırdığımız kişiye, “Hata yaptım, size şöyle bir zarar verdim; bunu gidermek için elimden geleni yapacağım,” diyebilmek onun sözleriyle özgürleştirici bir adım.
Soru: Herkes kendi gerçeğini yaşıyor; üstelik aynı ortamda. Sorunlar çıktığında ne yapacağız?
Doğan Cüceloğlu: “Ben senin gerçeğin yanlış,” dediğim andan itibaren üç seçenek çıkar: savaş, dövüş ya da güreş. Üçü de kötü. Karşıdakinin gerçekliğini kabul etmek, seninkinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Suya cıvık diye karaktersiz demek olur mu? “Ne biçim şey bu su, döküldüğü kabın şeklini alıyor, kokusu da yok!” desem kabahat suda mı, bende mi? Çocuk ayağını taşa vurup ağlayınca birinin gelip taşa vurması da buna benzer. Ne kadar saçma.
İçimizdeki çocuk ve kişinin kendini kabul etmesi
Soru: Günlük yaşamınızda içinizdeki çocuğa kulak veremediğiniz oluyor mu?
Doğan Cüceloğlu: Oluyor tabii. Bazen karşımdakinin acı çekmemesine, onurunu ve saygısını kaybetmemesine özen gösteriyorum. O zaman içimdeki çocuğu dinlemiyorum. Akşam eve gidince, “Berbat bir gün geçirdim, niye böyle oldu?” diye düşünüyorum. Sonra içimdeki sesi dinlemediğimi fark ediyorum.
Röportajda “içimizdeki çocuk” yalnızca çocukluk anılarını anlatan bir ifade olarak kalmıyor; kişinin kendi duygusunu fark etmesi ve kendisiyle nasıl ilişki kurduğunu görmesiyle de bağlantı kazanıyor. Cüceloğlu, kendi iç sesini her zaman dinleyemediğini açıkça söylüyor. Bu itiraf, anlattığı yaklaşımın kusursuz olmakla değil, yaşananı fark edip anlamaya çalışmakla ilgili olduğunu gösteriyor.
Soru: Kitap yazarken neyi ele alacağınıza kim karar veriyor; yayıncı mı, içinizdeki çocuk mu?
Doğan Cüceloğlu: Yaşamımdaki sorunları keşfetmeye başladığımda 35-40 yaşlarındaydım. “Ben bunları yaşadığıma göre başkaları da bu sıkıntıları yaşıyordur,” dedim ve fark ettiklerimi paylaşmaya başladım.
“Fakir ve eziktim”: Cüceloğlu’nun gençlik anıları
Soru: Kitaplarınızda karşı cinsle ilişkileri ve aşkı pek ele almıyorsunuz. Memlekette dokuz ay birbirine bakmaktan öteye gidemeyenler var. “İçinizdeki çocuk” hiç sıkıntı çekmemiş anlaşılan. Neden bu konuyu irdelemiyorsunuz?
Doğan Cüceloğlu: Güzel bir tespit. Evet, bunu yazmalıyım. Ben fakir bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum ve zorluk çekerek okudum. Giyimim, yemeğim, içmem hep eksikti. Kendimle ilişkimde aşağılık duygusu vardı; “Kim benim yüzüme bakacak?” diye düşünüyordum. Hiçbir kıza açılamadım, hep eziklik duygusu yaşadım. Sonra fark ettim ki bu, benim kafamda yarattığım bir öyküydü; kızlarla ilgisi yoktu.
Psikoloji bölümüne girdiğimde öğrencilerin çoğu felsefe öğretmeni olmayı düşünüyordu. Yüz öğrencinin doksanı kızdı; on erkek öğrenciden sekizi asker kaçağıydı. Psikolog olmak isteyen iki kişi, Cüceloğlu’nun anlatımıyla kendisi ve Erol Güngör’dü; ikisi de daha sonra asistan oldu. Cüceloğlu o yıllarda kendini silik hissettiğini söylüyor. Okula, ağabeyinin 13 yıl önce giydiği ceket ve kravatla gitmişti; saçları da üç numaraya vurulmuştu. Sınıftaki İstanbullu kızların çoğu yüksek sosyoekonomik çevrelerden geliyor, Amerikan Koleji ve Dame de Sion gibi okullarda okumuş, yurt dışına gidip gelmişti. Cüceloğlu ise kendisini onlarla kıyasladığında aradaki mesafeyi daha da büyük görüyordu.
Soru: İçinizdeki çocuk ne fena anlar yaşamıştır!
Doğan Cüceloğlu: Hem de neler. İlk derste karşıma Sait Faik Abasıyanık’ın yeğeni oturmuştu. Güzel gözleri vardı; giydiği derin dekolteli bluz da dikkatimi çekmişti. Hangi ders olduğunu, hocanın kim olduğunu hatırlamıyorum; aklımda kalan gözleri ve “O kız yıldızlar kadar uzak benden,” duygusu. Elimi uzatsam dokunabileceğim ama psikolojik olarak erişemeyeceğim kadar uzak geliyordu. Müthiş bir eziklik duygusuyla yüksek lisans için Amerika’ya gittim. Türkiye’de hiç kız arkadaşım olmamıştı.
Soru: Amerika’da da mı?
Doğan Cüceloğlu: Yok, Türkiye’de. Amerika’ya gittim; Amerika’daki kızlar beni tedavi etti.
Soru: Kızların verdiği seminere giderek değil herhâlde?
Doğan Cüceloğlu: Arsızlar! “Hi, how are you?” deyip gözleriyle, başlarıyla işaret ediyorlar. İlk başlarda arkama bakıyordum; bana yaptıklarını düşünmüyordum. Sonra anladım. Tedavi böyle oldu.
Soru: O yüzden Amerika’da yaşayan bir başka oluyor memlekete dönünce!
Doğan Cüceloğlu: Bizim kültürde erkeğin kendisi değil; kariyeri, sahip oldukları ve benzeri şeyler öne çıkıyor. ABD kültüründe bunlar kimsenin umurunda değil. Bakınca hoşuna gidiyor mu, mesele bu.
Soru: Bu deneyimlerinizi de kitap yapsanız, ilişkilerde aslolanı ortaya koysanız, ülkenin çehresi değişse güzel olmaz mı? Hepimiz Amerika’ya gidemeyiz ya!
Doğan Cüceloğlu: Bu konuyu kitap yapacağım, seni bana Allah gönderdi. Türkiye’de genellikle oğlan, kızın içindeki öze değil; kız vasıtasıyla yakalandığı bir öykünün içinde. Kız da oğlanı araç olarak kullandığı bir öykünün içinde.
Soru: Türkiye’ye dönünce daha mutlu bir hayatı kucaklamışsınızdır…
Doğan Cüceloğlu: Geçen aylarda ikinci evliliğimi yaptım. Eşimin önceki evliliğinden olan, ergenlik çağındaki kızını da gözleme imkânı buluyorum. Çok tatlı bir ilişkimiz var. Numara yok.
Soru: Çok etkileyici konuşuyorsunuz… Seminerlerinize gelip size âşık olan bile vardır. Hem psikologsunuz hem Amerika deneyiminiz var.
Doğan Cüceloğlu: Şimdiki eşimle bir konferansımda tanıştık. Oluyor abi, ara sıra. Şanslıyız o bakımdan. Şakalaşıyoruz, geçiyor işte.
Başarıya Götüren Aile: Sınavlardan daha geniş bir başarı anlayışı
Röportajın bu bölümünde konu, Başarıya Götüren Aile kitabına ve anne babaların çocuklarıyla ilişkisine dönüyor. Kitabın odağında sınav dönemindeki gençlere nasıl yaklaşılacağı var; ancak konuşmada başarı, yalnızca sınav kazanmak ya da iyi bir işe girmek olarak ele alınmıyor.
Soru: Son kitabınızda sınavlara hazırlanan gençlere anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyorsunuz. Yaşam başarısı üzerinde çok duruyorsunuz. Bir insanın başarılı bir yaşam sürmesi için sınavları kazanması şart mı?
Doğan Cüceloğlu: Tabii ki değil. Üniversiteyi kazanabilir, iyi bir iş bulabilir, hatta iyi bir evlilik yapabilir ama yine de yaşam başarısına sahip olmayabilir. İnsan yaptıklarının bilincindeyse, yaptıkları ona keyif veriyorsa ve mutluysa başarılıdır.
Soru: Kişi hayatından memnun olsa da anne babası onun mutsuz olduğunu düşünebiliyor. Bir arkadaşım hayatından çok memnun; annesi ise her gün “Oğlum askere gitmedi, arabası evi yok, kadınlar oğlumu bitirdi,” diye üzülüyor.
Doğan Cüceloğlu: Milyonlarca genç bu sıkıntıyı yaşıyor. Anne babam mutsuz diye üzülüyor; bu yüzden kendi mutluluğundan bile emin olamıyor. Anne baba her şeyi iyi bilir ya! Anne babalar, çocukları direksiyona geçmesin, arabayı hep biz kullanalım istiyor. Oysa çocuklarının keyif alacağı şeyi, nasıl bir yaşamla mutlu olacaklarını onlar bilemez. Çocukları mutluysa tamamdır, gerisi boş şeyler.
Bu sözlerin çağrısı, anne babanın çocuk adına bütün kararları vermesi değil; onun nasıl bir yaşamdan keyif aldığını anlamaya çalışması. Cüceloğlu gençlere de anne babalarının mutsuzluğunu kendi yaşamlarının ölçüsü hâline getirmemelerini söylüyor. Anne babaların ise kendi yapmak istediklerini çocuklarına yaptırma isteğinden vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor.
Sınav döneminde anne babaların kendilerine sorabileceği dört soru
Remzi Kitabevi’nden çıkan Başarıya Götüren Aile kitabında, sınav döneminde anne babaların çocuklarına nasıl yaklaşabileceği ele alınıyor. Doğan Cüceloğlu, ebeveynlerin çocuklarının öğrenme ve gelişme sürecini anlamak için şu soruları kendilerine sormalarını öneriyor:
Çocuğum yapacağı işin bilincine vardı mı?
Çocuğum yapmak istediklerini besleyen bilgiyi araştırıyor, keşfediyor ve özümsüyor mu?
Çocuğum bilgisini sınamak için gerekli becerileri kazanıyor; bilgi ve becerisini eyleme dönüştürüyor mu?
Çocuğum elde ettiği sonuçlardan ders çıkararak daha iyisini yapabileceğinin farkına varıyor mu?
“Doğan Cüceloğlu” imzası üzerine
Röportajın sonunda Cüceloğlu, kitaplarında kullandığı imzaya ilişkin de konuşuyor:
Ben akademik kimliğimi kullanarak yalnızca bir kitaba imza attım: İnsan ve Davranış. Sonra bir karar aldım ve kendimi Türk çocuklarına sağlıklı ortam yaratmaya adadım. Bundan sonra kitaplarıma sadece Doğan Cüceloğlu imzası kullandım. Beni eleştirenleri saygıyla karşılıyorum ama anlamış değilim. ABD’de nörofizyoloji alanında Nobel alan bir bilim insanı bile çalışmalarını halkın anlayacağı bir dille yayımlıyor.
Bu Doğan Cüceloğlu röportajında kişisel hikâye ile ebeveynlik ve yaşam başarısı üzerine düşünceler yan yana geliyor. Gençliğindeki eziklik duygusunu açıkça anlatması, insanın kendisi hakkında kurduğu öyküleri fark etmesine; anne babalarla ilgili sözleri ise çocuğun mutluluğunu onun yerine tarif etmemeye dikkat çekiyor.
Yazan: Aykut Aykanat
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Mutluluğun elinizde olduğunu hiç düşündünüz mü? Bunun için belki de yapmanız gereken, negatif düşüncelerinizi pozitif olanlarla değiştirmeye çalışmak….