An’da Olmak

“Yaşamak nedir?” diye hep sorarız kendimize. Sonra görürüz ki yaşam, bir dizi deneyimden ibarettir. Fakat yaşamak, yalnızca günleri geçirmek ya da yapılacak işleri tamamlamak değildir. Bazen yaşarken gerçekten yaşamak yerine “mış” gibi yaparız: Karın doyurur, dışarıda bir şeylerin peşinden koşar, düşüncelerimizi takip eder, duygularımıza dokunmadan rollerimizi sürdürürüz. Kısacası var olurken yok olmayı deneyimleriz.
Anda olmak ne demektir?
Deneyim, yalnızca yaşanmış olanın içinde değil, şu an olup bitenin farkına varışımızda da saklıdır. “Ol’an, ol’an…” diye tekrarlayan bu ifade, sanki bize kendimizi hatırlatır: Anda ol, anda ol, anda kal. Anda kalmak nedir diye sorduğumuzda, yanıt yalnızca geçmişi düşünmeyi bırakmak ya da geleceği hesaba katmamak değildir. Yaşadığımızı, hissettiğimizi ve o sırada ne yaptığımızı fark ederek bu deneyimin içinde bulunmaktır.
Bu anlamda anda olmak, yaşadıklarımızın farkındalığıyla ve hissettiklerimizi yaşayarak olanı görme sürecidir. Kendimizi yalnızca düşüncelerin akışına bırakmak yerine, düşünce ve duygularımızı da gözlemleyebiliriz. Gözlemci olmak, hayata uzaktan bakıp eylemsiz kalmak demek değildir; farkındalık içinde eylemde bulunmaktır. Anda olmanın anlamı, yaşananı inkâr etmeden görmek ve onun içindeyken kendi tepkilerimizin de farkında olmaktır.
Zihin olanı nasıl yorumlar?
Ne oluyor da an’da olamıyoruz? Bizi kim yönetiyor, neleri fark etmiyor ve neleri kaçırıyoruz? Olan, önce yalnızca olandır; iyi ya da kötü diye adlandırılması ise bizim ona yüklediğimiz anlamla ilgilidir. Olanda hemen hayır ya da şer aramaya başladığımızda, yaşananı olduğu gibi görmenin önüne yorumlarımız geçebilir.
“Çok güzel”, “çok kötü”, “harika”, “fena değil” ya da “çok çirkin” derken, çoğu zaman olayın kendisinden çok onu algılama biçimimizi anlatırız. Herkes kendi algı filtresinden bakar. Düşüncelerimizi duygularla birleştirip verdiğimiz yargıyı tek gerçek gibi kabul ettiğimizde, olanı olduğu gibi kabul etmek zorlaşır. Buradaki amaç duyguları yok saymak değildir; duyguyu hissetmekle, yaşananı yalnızca onun verdiği hüküm üzerinden tanımlamak arasındaki farkı görebilmektir.
Arzular ve beklentiler içinde kaybolmak
Zihin arzularımızın yuvasıdır. Arzular, sonu gelmeyen taleplerin bileşkesi gibidir; zihin sürekli bir başlangıç ya da son arar. Bir arzu gerçekleşirken bir başkası belirir, düşünceler de onlara eşlik eder. Böylece beklentilerle beslenen bu hareketlilik sürüp gider. Bir hedefe ulaştıktan sonra zihnin “Şimdi ne olacak?” diye sorması da bu döngünün bir parçasıdır.
Zihin sürekli talepkâr ve tatmin olmayan bir hâlde meşgulken düşünceler oradan oraya uçuşabilir. Farkındalığımız zayıfladığında, taleplerin peşinden koşan zihne mahkûm olmuş gibi hissedebilir; kendi içimizle bağlantımızı ve o an yaşadıklarımızı fark etmeyi kaçırabiliriz. Korku, endişe, kaçırmışlık ve kaybetmişlik duyguları, huzursuzluk, telaş ve tatminsizlik tekrar tekrar belirir. Mutluluk ise bir arzuya ulaşınca hissedilen, gelip geçen bir duygu olarak kalabilir. Çünkü zihin kısa süre sonra yeni bir hedefe yönelir.
Zihne odaklı kalmak, kişinin kendi içindeki hakikate dokunmasını güçleştirebilir. Hareketsizlik, cesaretsizlik ve endişe içinde yaşarken, yaşadığını hissedemediği için insan kendi yokluğunu deneyimler. Bu anlatımda söz edilen atalet, yaşananların farkına varıp onlarla ilişki kurmak yerine zihnin talepleri içinde sürüklenme hâlidir.
Kabul etmek, farkındalıkla eyleme geçmektir
Olanı olduğu gibi kabul etmek, her şeyi onaylamak ya da hiçbir şeyi değiştirmemek anlamına gelmez. Yaşananı önce olduğu hâliyle fark etmek, ardından kendi payımıza düşen eylemi görebilmektir. “Ben neyi eksik yaptım?” ya da “Şimdi ne yapabilirim?” soruları, geçmişe takılı kalmak yerine içinde bulunulan anda atılabilecek adımlara yöneltir. Kabul ve teslimiyetin ardında, bu tür bir farkındalık ve eylem vardır.
Eylem anında dikkat, yalnızca korkuya, strese ya da endişeye değil, yapılabilecek olana da yönelir. Bu, her zorluğun ortadan kalkacağı veya insanın artık hiçbir şey hissetmeyeceği anlamına gelmez. Yaşananı görerek hareket etmek; içsel istek, coşku ve sevgiyle temas etmeye alan açar. İnsan duygularını hissederek var olduğunu deneyimler.
İşte ol’an’ın içinde akmak, var olmak ve var olabilmek demektir. Yok oluş, bu yaklaşımda zihnin bir oyunu olarak görülür. Varoluş farkındalığı içinde, içimizdeki güçle sevgi olmuş, her şey olmuş, aşk olmuş gibi hissederiz. Anda kalmak, yaşamın her anını kusursuz bulmak değil; o anın içinden geçerken ne yaşadığımızı görebilmek, kendimize ve eylemimize yeniden temas etmektir.






