Suçluluk Duygusuyla Baş Etmek: Kadınlığını Kabul Etmeye Doğru Bir Danışmanlık Hikâyesi

Kelebekleri Özgürleştirmek: Kadınlığını Kabul Etmeye Doğru Bir Danışmanlık Hikâyesi
Bu çalışma hikâyesi, danışanın özel hayatına saygı kapsamında izni alınarak; kimlik bilgileri korunarak yayımlanmıştır.
Bazen bir insanın kendisiyle ilgili verdiği en sert hüküm, aslında kendi sesiyle başlamaz. Çocuklukta söylenen bir söz, utandıran bir bakış ya da doğal bir duygunun yanlışmış gibi karşılanması; yıllar sonra kişinin beden algısını, ilişkilerini ve özgüvenini etkileyebilir.
Bu danışmanlık sürecinde sevgi açlığı ve onay ihtiyacıyla başlayan çalışma, zamanla geçmişten taşınan suçluluk duygusunu fark etmeye, kadınlığını kabul etmeye ve ekonomik özgürlüğe yönelmeye uzandı. Burada paylaşılanlar bir kişinin yaşantısına dayanıyor; herkes için aynı sonucu vaat eden bir yöntem ya da klinik değerlendirme niteliği taşımıyor.
Üçüncü Seansta Ortaya Çıkan Asıl Soru
Danışanla ilk iki seansta sevgi açlığı üzerinde çalışmıştık. Sonrasında kendisini daha rahat hissettiğini, zihni onu eski düşüncelere çekmeye çalıştığında kullandığı tekniklerle rutinini değiştirebildiğini anlatıyordu. Buna rağmen içinde hâlâ çözülmemiş bir sıkıntı vardı.
Eşi pişman olmuş, özür dilemiş ve danışan onu affetmişti. Yine de aklında şu soru dönüp duruyordu: “Ya yeniden aynı şeyi yaparsa? Yeniden bunalıma düşer miyim?”
İlk bakışta mesele eşinin davranışı gibi görünüyordu. Ancak konu üzerinde durdukça, bu kaygının altında eksiklik ve yetersizlik hissi belirdi. Danışan başka bir kadının eşinin dikkatini yeniden çekebileceğini düşünüyor, bunu da kendisinin yeterince güzel olmadığı inancıyla açıklıyordu.
Bu noktada mesele yalnızca eşinin ne yapacağı değildi. Danışanın kendi değerini nereden aldığı ve kendisini nasıl gördüğü de önemliydi.
“Eşim Beni Beğense Her Şey Düzelir” İnancı
Kendisine şu soruyu sordum: “Sence eşin neden başka kadınlara bakma ihtiyacı hisseder?”
Yanıtı netti: “Ben yeterince güzel değilim.”
Kendisini güzel bulmamasına neyin yol açtığını sorduğumda kilosundan söz etti. Boyu yaklaşık 1.60, kilosu 75 civarındaydı. Hangi kiloda kendisini güzel hissedeceğini sorduğumda 65 kilo yanıtını verdi. Bu kiloya ulaştığında eşinin onu beğeneceğini ve güzel olduğunu söyleyeceğini düşünüyordu. Çünkü eşinden duymayı beklediği bu onay uzun zamandır onun için değerliydi.
Ardından kısa bir imgeleme çalışması yaptık. Kendini 65 kiloya ulaşmış, istediği kıyafetleri deneyip eşinin karşısına çıkmış olarak hayal etti. Eşinin ona yıllardır duymayı beklediği cümleyi söylediğini düşündü: “Güzelsin.”
Bu sözün ardından ne hissettiğini sorduğumda verdiği cevap şaşırtıcı değildi ama önemliydi: “Hiçbir şey.”
75 kilodaki hâliyle 65 kilodaki hâli arasında fiziksel bir fark olsa da içindeki rahatsızlık aynı yerde duruyordu. Eşinden gelecek onay, tek başına kendisini güzel hissetmesine yetmiyordu. Böylece görünür olan şuydu: Sorun yalnızca eşinin onu beğenip beğenmemesi değildi; danışan kendisini beğenmiyordu.
Kilo vermek, eşinden duymayı beklediği cümleye ulaşmanın yolu gibi görünmeye başlamıştı. Oysa bu hikâyede, dışarıdan gelecek onayın kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi tek başına değiştirmediği ortaya çıktı. Beden algısı ve özgüven, yalnızca başkasının değerlendirmesine bağlandığında kişinin kendi değerini görmesi zorlaşabiliyor.

Bedenle İlgili Mesajlar Ne Zaman Başladı?
Danışanın bedenine ilişkin rahatsızlığı yeni değildi. Uzun yıllar alışverişte kendine uygun kıyafet bulmakta zorlandığını, kayınvalidesinin de alışveriş sırasında bunu sık sık dile getirdiğini anlatıyordu. Herkese bir şey bulunurken sıra ona geldiğinde, sanki kendi bedeni için uygun hiçbir şey yokmuş gibi hissediyordu. Tekrarlanan bu deneyimler, kilosunun sürekli yüzüne vurulduğu düşüncesini güçlendirmişti.
Hikâyenin kökleri daha eskiye gidiyordu. Çocukken pantolon giydiğinde babası, kalçaları belli olmasın diye gömleğini pantolonun içine sokmasına izin vermiyor; dışarıda bırakmasını istiyordu. Bedeni, özellikle de kadınlığı çağrıştırdığı düşünülen tarafları, giysilerle kamufle edilmeye çalışılıyordu.
Danışanın kendisinden büyük bir ablası vardı. Aynı evde, aynı babanın yanında büyümüşlerdi; ancak ablası için böyle bir giyim kuralı ya da müdahale yoktu. Çocuk zihni bu farkı anlamlandırmaya çalışırken kolayca şu sonuca varabilirdi: “Ortada bir sorun varsa, sorun bende olmalı.”
Bu çıkarım çoğu zaman bilinçli olarak kurulmaz. Çocuk, yetişkinlerin davranışlarına anlam vermeye çalışırken kendisini kusurlu, fazla görünür ya da saklanması gereken biri gibi görmeye başlayabilir. Böyle bir düşünce yıllar sonra kişinin kendisini sakınmasına, dikkat çekmekten kaçınmasına ve kendi bedenine daha sert yaklaşmasına zemin hazırlayabilir.
Suçluluk Duygusunun İzini Sürmek
Çalışmanın bu aşamasında, danışanın kendisini suçladığı ve cezalandıran davranışlara açık hâle geldiği bir örüntüyü fark ettik. Sanki içinde taşıdığı suçluluğu dengelemek ister gibi, onu incitebilecek deneyimlere de alan açıyordu. Bu nedenle odağımızı bugünkü rahatsızlığın kaynağına çevirdik. Bu anlatıda suçlulukla baş etme, yalnızca duyguyu bastırmaya çalışmak değil; ne zaman ve hangi yaşantılarla bağlantılı olarak ortaya çıktığını anlamaya yönelmekti.
İmgeleme ve geçmiş yaşantıları hatırlama çalışmasında ilk sahne, danışanın yaklaşık 13 yaşında olduğu bir ana götürdü. Evde tadilat vardı; çalışan gençlerden birinin ona baktığını fark etmişti. Aynı anda babasıyla göz göze gelmiş, babasının da bu bakışı gördüğünü düşünmüştü. İçinde yoğun bir suçluluk duygusu yükselmişti. Yüzü kızarıyor, yanıyor; sanki yakalanmış gibi hissediyordu.
Bu duygunun izini sürünce daha erken bir anıya ulaştık: Danışan 7–8 yaşlarındayken sınıftan bir erkek çocukla ilgili duygularını bir mektuba yazmıştı. Babası mektubu eşyaları arasında bulmuş; öfkeyle onu sorgulamış, annesi ve ablasının yanında mektubu okuyarak onunla dalga geçmişti. Küçük kız, duygularını ifade edemeden suçluluk içinde susmuştu.
Bu anıda inciten yalnızca mektubun bulunması değildi. Duygularının ayıplanması ve başkalarının önünde küçümsenmesiydi. Bir çocuk için birine karşı sıcaklık, merak ya da hoşlanma hissetmek doğal olabilir; fakat bu duygular utandırıldığında çocuk, hissettiklerinin yanlış olduğu sonucuna varabilir. Çocuklukta oluşan suçluluk duygusu, bu hikâyede yıllar sonra da başka sahnelerde kendini hatırlatıyordu.
Duygularını Sahiplenebilmek
Çalışmada danışandan, o küçük kızın yanına bugün sahip olduğu yetişkin tarafıyla gitmesini istedim. Küçük kızın yazdıklarının saf ve doğal duygular olduğunu fark etmesi gerekiyordu. Babasının karşısında kendisini savunmadan ama net biçimde ifade etmesine alan açtık.
“Evet, onları ben yazdım. Bunlar benim duygularım. Bir kız olarak birine karşı bir şey hissetmem doğal. Duygularımı kabul ediyorum. Kendimi dişi olarak kabul ediyorum.”
Bu cümleleri söylemek başlangıçta kolay değildi. Küçük bir kızın otorite figürü karşısında sesini duyurması zaman aldı. Ancak konuşmaya devam ettikçe sesi daha kararlı ve net bir hâle geldi. Bu, bir savunmadan çok kendi duygusuna sahip çıkma anıydı.
Çalışmanın devamında babasının onu anladığını ve sarıldığını hayal etmesi istendi. Mektup, yıllarca suçluluk taşıyan bir nesne olmaktan çıkıp çocukluk hatırasına dönüşmeye başladı. Danışan mektubu atmak istemedi; o zamandan kalan bir hatıra olarak saklamayı seçti. Bu tercih geçmişi silmekten değil, ona yeni bir anlam vermekten söz ediyordu.
Dikkat Çekmekten Korkmamak
Ardından 13 yaşındaki sahneye yeniden döndü. Oradaki genç ona bakıyor olabilirdi; fakat artık bu durum danışan için suçluluk kaynağı değildi. Birinin bakmış olması, onun yanlış bir şey yaptığı anlamına gelmiyordu.
Danışanın yıllarca taşıdığı rahatsızlık burada daha görünür hâle geldi: Dişiliğinden rahatsız oluyordu. Çocuklukta yaşadığı utandırılma, bir erkekle konuşmak istediğinde ya da güzel giyindiğinde suçluluk duymasına neden oluyordu. Başkalarının dikkatini çekmek, onun zihninde tehlikeyle eşleşmişti.
Kendisini beğenmemek, daha az görünür olmak ve insanlardan uzaklaşmak bir tür korunma yoluna dönüşmüştü. Kendini kapatarak incinmekten sakınmaya çalışıyordu. Ancak bu korunma biçimi zamanla kendi kadınlığını, bedenini ve değerini de geri plana itiyordu. Kadınlığını kabul etme süreci, bu nedenle yalnızca görünüşüyle barışmak değil; duygularının ve varlığının yanlış olmadığına alan açmakla ilgiliydi.
Kabulün Ardından Gelen Yeni Hedef
Çalışmanın başlangıcıyla sonu arasında belirgin bir fark vardı. Danışanın düşünce biçimi değişmeye başlamıştı. Kendini yalnızca kilosu, eşinin onayı ya da başkalarının bakışı üzerinden tanımlamak yerine kendi duygularını ve kadınlığını kabul etmeye yöneliyordu.
Bu farkındalık, hayatının başka alanlarında da yeni bir başlangıç oluşturdu. Bundan sonraki hedefi, ekonomik özgürlüğünü sağlayacak adımları atmaktı. Kendi ayakları üzerinde durabilmek onun için yalnızca maddi bir hedef değil, kendi seçimlerine güvenebilmenin de önemli bir parçasıydı.
Kelebekleri özgürleştirmek, bazen yıllardır elimizde tuttuğumuz bir suçluluk duygusunu bırakmak demektir. Bazen de çocukken bize ait olmadığı hâlde taşıdığımız yargıları fark edip kendi sesimizi yeniden duymaktır.
Sevgiyle,
Halis Şahiner
Halis Şahiner’le Bireysel Danışmanlık

Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız






