Evrenin Yasalarını Anlamak ve Refah İçinde Yaşamak

Evrenle bütün olan insan da büyük bir enerji denizinin parçasıdır. Duygularımız ve düşüncelerimiz, kendimizi ve yaşamı algılama biçimimizi etkiler. Sürekli olumlu duygular üretmenin ya da olumlu olasılıklara odaklanmanın hayatımızı bütünüyle değiştireceğini düşünebilirsiniz. Bu, bir anlamda doğrudur; ancak yalnızca olumlu düşünmeye çalışmak yeterli olmayabilir. Odaklanmanın ne anlama geldiğini ve bilinçaltımızdaki inançların bu sürece nasıl katıldığını da anlamak gerekir.
Birçok insan bana, “Sürekli olumlu şeyler düşünüyorum, hep iyi olacak diyorum ama yine de başıma kötü şeyler geliyor,” dedi. Kişisel gelişim kitapları okuyan, seminerlere katılan ve öğrendiklerini samimiyetle uyguladığı hâlde hayatında anlamlı bir değişim göremeyen insanlar tanıyorum. Öyleyse insan hayatını nasıl değiştirebilir? Daha mutlu, başarılı, şanslı ya da refah içinde yaşamak için yapabileceği bir şey var mı? Bu sorulara yanıt ararken evrenin yasaları ve insanın gerçek yapısı üzerine düşünmek gerekir. Burada çekim yasası kadar, onu etkilediği düşünülen bilinçaltı inançları ve duygular da önem taşır.
Bu düşünceyi açıklamak için fedakârlık ve bencillik örneği verilebilir. Fedakârlığını takdir eden biri, bu özelliğinin karşıtını temsil eden bencil davranışlarla karşılaşabilir. Buradaki iddia, karşısındaki kişinin davranışlarının önemsiz olduğu değil; kişinin kendi değerlerini, ilişkilerinde nelerin onu rahatsız ettiğine bakarak da fark edebileceğidir. Yazarın danışanlarından Aysun’un hikâyesi bu noktayı somutlaştırıyor.
Aysun, Kaan’la tanıştığında onun konuşkan, kendine güvenen, güçlü ve işinde başarılı oluşundan etkilenmişti. Kaan ona karşı nazikti ve kısa sürede birbirlerine âşık oldular. Bir yıl dolmadan evlenmeye karar verdiler. Evlilik hazırlıkları sırasında Aysun, Kaan’ın daha önce fark etmediği bir yönünü gördü: Kaan annesinin sözünden pek çıkmıyor, evin eşyaları dâhil birçok kararda annesinin tercihlerini öne alıyordu. Oysa Aysun kendi kararlarını kendi vermeyi seviyordu ve Kaan’ın özgüvenli, ne istediğini bilen yanlarına hayranlık duyuyordu. Kaan’ın annesi söz konusu olduğunda küçük bir çocuk gibi davranması, Aysun’un kafasını karıştırmıştı.

Aysun bu konuyu Kaan’la konuştu. Kaan ise annesinin yalnızca onların iyiliğini istediğini, bazı kararları onun vermesinin normal olduğunu ve bu küçük meseleler için annesini üzmek istemediğini söyledi. Aysun, Kaan’ı sevmesine ve düğüne yalnızca bir ay kalmasına rağmen gelecekte sorun yaşama ihtimalini düşünüyordu. Görüşmelerimizde annesiyle çocukluğundan beri anlaşamadığını, zevklerinin ve yaşam anlayışlarının farklı olduğunu anlattı. Yetişkin olduğunda annesinden fikir almamayı ve işlerine karışmasına izin vermemeyi seçmişti; buna karşılık arkadaşlarından fikir alıyor, onlara değer veriyor ve sorunlarını paylaşıyordu.
Yazarın yorumuna göre Aysun, aileden bağımsız olmayı ve kendi kararlarını almayı çok önemsiyor; bu özelliklerin karşıtını taşıyan Kaan’a çekiliyordu. Zıt çekim yasası bu hikâyede böyle yorumlanıyor. Bu örnek, ilişkinin geleceğine dair tek başına bir hüküm vermekten çok, kişinin kendi değerlerini ve ilişkisinde göz ardı edemeyeceği ihtiyaçları fark etmesine yardımcı olabilir.
Yazar, zıtlıklar düşüncesini “Her kurban kendi katilini çeker ya da her mağdur kendi zalimini çeker” cümlesiyle daha çarpıcı biçimde ifade ediyor ve bu konuda internette yayımlanan bir yazıyı paylaşıyor. Aşağıdaki “Katil ve Kurban” bölümü bu düşünceyi metaforik bir dille anlatıyor. Bu anlatım, mağdurun başına gelenlerden sorumlu olduğu anlamına alınmamalıdır; zarar veren davranışın sorumluluğu onu gerçekleştiren kişiye aittir.
Katil ve Kurban
Bazen kendimizi yaşam karşısında kurban gibi görürüz. Kurban gibi hissetmek; çaresiz, yalnız, haksızlığa uğramış ya da zavallı durumda olduğumuzu düşünmektir. Kim yaşamı boyunca bu duyguyu hiç yaşamamıştır? Hepimiz zaman zaman incitilir, aşağılanır, yalnız bırakılır ya da çaresiz kalırız. Karşımızdakini suçlar ve bir gün yaptıklarının cezasını çekeceğine inanırız. Oysa her şey bu kadar basit midir? Gerçekten kurban olmak, yalnızca bir talihsizlik sonucu başımıza gelen bir şey midir?
Yazarın metaforik anlatımında kurban olma duygusu, kişinin kendi içindeki “katil”le yüzleşmesiyle ilişkilendirilir. Bu katil, birilerine haksızlık etmiş, onların canını yakmış ya da hayallerini ve duygularını incitmiş yanımızı temsil eder. Kişi kendi davranışlarının sonuçlarını görmeden geri çekilir; sonra bir gün kendisi incitildiğinde kurban rolünde sahneye çıkar. Katiline bakan kurban, karşısındakinin acımasızlığında kendi içindeki acımasızlığın suretini görür. Çektiği acı, bu yoruma göre, yalnızca dışarıdan gelen zararla değil, kendi içindeki yönle yüzleşmenin ağırlığıyla da ilgilidir.
Bu anlatıda “Katilini seven kurbanlar vardır” denir: Kişi, kendisini inciteni sevdiğini söyler; çünkü dışındaki kişide kendi içinde yaşattığı bir parçayı tanıdığı düşünülür. Kaçmaya çalıştığı ve kendisine ne kadar acı verdiğini görmesini sağlayan şey de yine bu içsel parçadır. Bu, gerçek hayatta zarar veren bir ilişkide kalmayı ya da yaşananları kabullenmeyi öğütlemez. Metaforun asıl işlevi, insanın kendi davranışlarına da bakmasını ve incittiği kişilerin duygularını anlamasını sağlamaktır.
Bu bakış açısına göre kendimizi kurban gibi hissettiğimizde, içimizde yüzleşmemiz gereken bir yönü fark ediyor olabiliriz. Canımızı yakan kişi bu anlatıda içimizdeki yönü gösteren bir ayna gibi ele alınır. Kişi kendi payını görür ve yaptığı davranışları değiştirmeye başlarsa bilinç değişebilir. Metnin diliyle, içindeki “katil” dönüşür ve “kurban” olmaktan kurtulmaya başlar; acı veren kişi de ba
şkasına verdiği zararı fark ederek kendi davranışını değiştirebilir. İkili ilişkilerde bu metafor, sorumluluk ve öz farkındalık üzerine düşünmeye çağırır; mağdurun yaşadığı zararın sorumluluğunu ona yüklemez.
3. Onaylanma yasası: İnançlarımızın doğrulanması
Bu yaklaşıma göre insan, düşüncelerinin ve inançlarının onaylanmasını bilinçli ya da bilinçsiz biçimde isteyebilir. Üstelik bu durum yalnızca olumlu inançlar için geçerli değildir. Bazen istemediğimiz bir sonuç gerçekleştiğinde üzülür, bir yandan da “Ben sana demiştim” diyerek haklı çıkmanın hazzını yaşarız.
Örneğin kadın, hastalıktan yeni iyileşen eşine “Balığa gitme, çok yağmur yağacak,” der; bunu onun sağlığını düşündüğü için söyler. Eşi yine de balığa gider, yağmura yakalanır ve akşam ateşi yeniden çıkar. Kadın hem üzülür hem de “Ben sana demiştim, beni dinlemedin; bak ne oldu,” der. Olayların kendi uyarısını doğrulamasından bilinçsizce bir tatmin duyabilir. Benzer biçimde, 40 yaşından sonra iş bulamayacağına inanan biri iş aradığı hâlde sonuç alamadığında üzülürken bir yandan da inancında haklı çıktığını düşünebilir.
Bu örnekler, inançların hangi olaylara dikkat ettiğimizi ve yaşadıklarımızı nasıl yorumladığımızı etkileyebileceği fikrini anlatır. Değişim için yalnızca yeni bir düşünce söylemek değil, gerçekte neye inandığımızı fark etmek de önemlidir. Aksi hâlde kişi, bilinçli olarak başka bir sonuç istediğini söylese bile, eski inançlarıyla uyumlu örnekleri görmeye ve onları tekrar doğrulamaya devam edebilir.
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız
4. Baskılama ve açığa çıkma yasası
Bu anlatıdaki baskılama ve açığa çıkma yasasına göre kişi, bilinç düzeyinde çözemediği ya da fark edemediği olumsuz duyguları bilinçaltına itebilir. Duygu ortadan kalkmaz; kişi onu tanımadığında bile kendini gösterme fırsatı arar. Yazarın yaklaşımında insan bazen bu duyguyla karşılaşacağı koşulları farkında olmadan hazırlayabilir.
Örneğin yoğun saldırganlık duygularını bastıran birinin gece yolda bir hırsızla karşılaşıp onunla kavga etmesi, bilinçli olarak seçtiği bir olay değildir. Bu örnek, bastırılmış duygunun uygun bir durumda görünür hâle gelmesi fikrini anlatır; karşılaşmayı kişinin bilinçaltının yarattığı kesin bir gerçek gibi sunmak gerekmez. Benzer şekilde, işini kaybetmekten korkan biri bu korkusuyla yüzleşmek yerine onu bastırabilir; işe geç kalmak için bahaneler bulması, uyuyakalması ya da hata yapması da metinde korkunun gündelik yaşama yansımasına örnek verilir.
Yazarın refah konusundaki vurgusu da burada belirginleşir: Bolluk ve bereketle ilgili korkuları fark etmeden, onları anlamaya çalışmadan kalıcı bir refah duygusu oluşturmak zor olabilir. Duyguyu bastırmak yerine ne anlattığını görmek ve kontrollü biçimde dönüştürmek gerekir. Böylece bilinçaltı ve çekim yasası arasındaki bağ, yalnızca olumlu düşünceler üretmekten ibaret olmaktan çıkar; insanın taşıdığı korku ve inançları tanımasını da kapsar.
Bilinçaltı ve Yaşamımız
Yazar, insanın üç farklı bilinç durumundan söz ediyor. İlki, farkında olduğumuz; akıl yürütüp denetleyebildiğimiz ana bilincimiz ya da şuurumuzdur. Kişiliğimiz ve egomuzla ilişkilendirilen bu alan, çoğu zaman kendimizi bütünüyle bundan ibaret sanmamıza yol açar.
İkincisi, içeriğini doğrudan fark edemediğimiz bilinçaltıdır. Bu yaklaşımda bilinçaltı; bilinçten ve beş duyudan aldığı bilgileri kaydeden, farkındalık alanımızın dışında kalan bir bölüm olarak tarif edilir. Üçüncüsü ise yüksek benlik ya da üst benliktir: Bilinçaltı gibi doğrudan farkında olmadığımız, ancak ruhsal çalışmalarla farkındalık kazanabileceğimiz ve içimizdeki bilge olarak tanımlanan bilinç durumu.
Bu yazıda bilinçaltı, verdiğimiz talimatları uygulayan sadık bir hizmetçiye benzetilir. Talimatları çoğu zaman farkında olmadan verdiğimiz için, aslında istemediğimiz düşünceleri ve beklentileri de tekrar ediyor olabiliriz. “Hayat çok zor” ya da “Ekmek aslanın ağzında” gibi cümleleri sık sık duymak ve benimsemek, kişinin yaşamına dair beklentilerini etkileyebilir. Bu ifadeler tek başına yaşanan her zorluğun nedeni değildir; yazarın vurguladığı nokta, tekrarlanan telkinlerin düşünce ve davranışlarımıza yön verebilmesidir.
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçaltı inançları ve bolluk bereket
Bu yaklaşıma göre bilinçaltı, kendi inançlarına uygun olanları fark etmemize ve onlarla uyumlu davranmamıza neden olabilir. Yaşamın zor geçeceğine inanıyorsak karşılaştığımız güçlükleri daha belirgin görebilir; paranın zor kazanıldığına inanıyorsak para konusundaki kaygılarımızı ve alışkanlıklarımızı bu inanç etrafında şekillendirebiliriz. Bu nedenle bilinçaltı inançları ve bolluk bereket ilişkisi, yazının refah anlayışının merkezinde yer alır. Bugüne kadar yerleşmiş inançlar fark edilip yeniden değerlendirilebilir.
Yaşamında bolluk ve bereket olmadığını düşünen birinin sorgulayabileceği bazı inançlar şunlardır:
- Ben iyi şeyleri hak etmiyorum.
- Ben değerli değilim.
- Para kirli bir şeydir.
- Parayı sevmiyorum; önemli olan başka şeyler var.
- Çok paramız olursa eşim beni terk eder.
- Çok param olursa gerçek dostum olmaz.
- Ben zengin olacak kadar yeterli değilim.
Bu inançların her biri, kişinin para ve refah konusundaki tutumunu etkileyebilir. Örneğin “Ben değerli değilim” düşüncesi, yalnızca maddi konularda değil, kişinin ilişkilerinde ve kendisini değerlendirme biçiminde de karşılık bulabilir. Yazarın evrensel çekim yasası yorumunda, refahın zıttı olan yoksunluğun hayatımıza çekilmesi bu tür inançlarla ilişkilendirilir. Bu düşünceyi bir kesinlik ya da kişinin yaşadığı maddi sıkıntıların kendi hatası olduğu şeklinde değil, kişinin iç dünyasını incelemeye yarayan bir yaklaşım olarak okumak gerekir.
Bu inançların bir kısmı çocukluk döneminde, kişi söylenenleri değerlendirme ve reddetme becerisini henüz geliştirmemişken oluşmuş olabilir. Örneğin bugün 40 yaşındaki Ayşe’ye “Yetersizsin,” dediğimde Ayşe bu sözü reddedebilir, yanlış anladığımı düşünebilir ya da kabul edebilir. Aynı sözü beş yaşındaki Ayşe annesinden duyduğunda ise henüz onu aynı şekilde sorgulayamayabilir. Yazarın örneğinde bu söz, yıllar sonra kişinin içinde “Yetersizim” inancı olarak yaşamaya devam eder.
Bu inanç kişinin evliliğinde yetersiz hissetmesine, kendisini başkalarıyla kıyaslamasına ya da işkolik olup kendini kanıtlamaya çalışmasına yol açabilir. Ne kadar çabalarsa çabalasın, “Ben yeterli bir insanım” düşüncesini içselleştirmediği sürece tatmin olamayabilir. Buradaki önemli nokta, yalnızca olumlu bir cümleyi tekrarlamak değil; eski inancın bugün nasıl işlediğini fark edip onu yeniden değerlendirmektir.
Bilinçaltını etkileyen tek şey çocuklukta edinilen inançlar değildir. Kişinin kendine farkında olmadan verdiği talimatlar ve çevresindeki insanların olumsuz telkinlerini benimsemesi de etkili olabilir. Sürekli “Hayat çok zor” diyen biri bu düşünceyi sorgulamadan kabul ederse, önündeki imkânları görmekte zorlanabilir. “Ekmek aslanın ağzında” sözünü sürekli duyan biri de para kazanmanın mutlaka çok zor olduğuna inanabilir. Böylece bir düşünce, kişinin seçimlerine ve karşılaştığı durumları yorumlama biçimine yön verebilir.
Yazar, yaşamda sevgi, mutluluk, dostluk ya da maddi refah eksikliği hissedildiğinde bilinçaltındaki inançlara bakmayı öneriyor. Her eksikliği tek bir nedene bağlamak yerine, kişinin hangi düşünceleri tekrar ettiğini ve bunların davranışlarını nasıl etkilediğini araştırması bu yaklaşımın daha yapıcı bir karşılığıdır.

Bilinçaltı ve Evrenin Yasaları
1. Bilinçaltı kayıtları ve çekim yasası
Duygu ve düşüncelerimiz yalnızca bilinçli zihnimizden etkilenmez; bilinçaltımızda taşıdığımız inançlar da onları biçimlendirebilir. “Ben değersizim” inancı olan biri, kendisini değersiz hissettiren davranışlara daha fazla dikkat edebilir ya da değer görmediği ilişkilerde kalabilir. Yazarın çekim yasası yorumunda bu, kişinin değersizlik inancını doğrulayan deneyimleri hayatına çekmesi olarak anlatılır.
Örneğin bir davette birçok insan varken, genç bir kadın kadınlara değer vermeyen ve kısa süreli ilişkiler yaşayan bir adamdan etkilenip onunla ilişki kurabilir; kısa süre sonra terk edildiğinde de değersiz olduğu düşüncesi güçlenebilir. Bu örnekte anlatılmak istenen, kadının terk edilmekten sorumlu olduğu değil; kişinin kendisiyle ilgili inançlarının ilişki seçimlerini ve yaşadıklarını yorumlama biçimini etkileyebileceğidir. Bu inanç değişmeden kaldığında benzer seçimlerin tekrarlanabileceği düşünülür.
Sizin için gerçekten önemli olan kişilik özellikleri neler? Düzenlilik, anlayış, empati, dakiklik, asillik, prestij, sevgi dolu olmak, tutumluluk, nezaket ya da özgürlük… İlişkilerimizde bizi rahatsız eden davranışlara dikkat etmek, hangi özelliklere değer verdiğimizi anlamamıza yardımcı olabilir. Anlayışsız birinin yanında anlayışımızı, dağınık birinin yanında düzenimizi, bencil birinin yanında fedakârlığımızı daha çok fark edebiliriz.
Yazar şu soruları soruyor: Yalancılar olmasaydı dürüst olmanın anlamı ne olurdu? Öfkeli insanları görmeseydik sakinliğimizin değerini fark eder miydik? Buradaki amaç, olumsuz davranışları onaylamak değil; zıtlıkların kendi değerlerimizi görmemize nasıl yardımcı olabileceğini düşünmektir. Önem verdiğimiz özellikleri doğal kabul edip onları sürekli başkalarıyla karşılaştırma ihtiyacından uzaklaştıkça, zıtlıkların üzerimizdeki etkisi de değişebilir.
2. İnançların onaylanması
Bu yaklaşıma göre bilinçaltı, inançlarımızı destekleyen ve onaylayan örneklere yönelmemize neden olabilir. “Zengin olmanın tek yolu piyangodan para kazanmaktır,” diye düşünen biri, bu inancına uygun deneyimleri önemseyebilir. Bir de “Piyango kazanmak çok zordur” inancı varsa, zengin olma ihtimalini yalnızca bu yolla sınırlamış olur. Benzer biçimde “Kadınlara ya da erkeklere güven olmaz” düşüncesi, kişinin ilişkilerinde güvenilmez davranışlara odaklanmasına veya bu düşünceyi doğrulayan seçimleri tekrarlamasına yol açabilir.
Bu bölümün temel mesajı, bilinçaltının değişmez biçimde olaylar yarattığı değil; inançlarımızın seçimlerimizi, dikkatimizin yönünü ve deneyimlerimizi yorumlama biçimimizi etkileyebileceğidir. Bir inancın tekrar tekrar doğrulandığını düşünüyorsak, önce hangi örnekleri seçtiğimize ve başka olasılıkları görüp görmediğimize bakabiliriz.
3. Bastırılmış duyguların açığa çıkması
Yazarın yaklaşımında bilinçaltı, bastırılmış duyguların fark edilmesine yardımcı olan bir alan olarak ele alınır. Bu duygular rüyalarda simgelerle ya da gündelik deneyimler sırasında görünür hâle gelebilir. Kişi bastırdığı bir korkuyla karşılaşabilir ya da görmezden geldiği bir yönünü fark etmesini sağlayan durumlar yaşayabilir. Buradaki anlatım, her olayın bilinçaltı tarafından bilinçli biçimde düzenlendiğine dair kanıt olarak değil, iç dünyayı anlamaya yönelik bir yorum olarak değerlendirilmelidir.
Örneğin birinden çok hoşlanan, eşini aldatmayı isteyen ama ahlaki nedenlerle bu isteği bastıran biri düşünelim. Bu görüşe göre bastırılan duygu, kişinin zihninde varlığını sürdürebilir ve benzer istekleri ya da durumları yeniden fark etmesine neden olabilir. Çözüm, duyguyu yok saymak ya da onu hemen eyleme dökmek değil; ne hissettiğini anlamak ve bunu kontrollü biçimde dönüştürmektir. Bastırılmış duygularla çalışmak, onların davranışlarımızı nasıl etkilediğini görmemize yardım edebilir.
Suç ve Ceza: Suçluluk İnançlarının Etkisi
İşte size temel bir ilke:
Hiçbir suç cezasız kalmaz, tabii siz suçlamayı kabul ederseniz…
Çocukken yanlış bir şey yaptığımızda çoğumuz cezalandırıldık ya da bir sonuçla karşılaşacağımız konusunda uyarıldık. Ailelerimiz bizi korumak için zaman zaman korkutucu ifadeler kullandı. Yıllar içinde, yaptığımız her yanlışın bir bedeli olduğu düşüncesini öğrenip bu konuda güçlü inançlar geliştirmiş olabiliriz. Ancak herkesin suç ya da yanlış kabul ettiği şey aynı değildir; bu farklılık, kişinin yaşananları nasıl yorumladığını etkiler.
Örneğin annesini huzurevine göndermeyi doğal ve kendi inançlarıyla uyumlu gören bir kişi bu karar nedeniyle suçluluk duymayabilir. Annesine kendisinin bakması gerektiğine ve onu huzurevine göndermenin çok kötü bir davranış olduğuna inanan başka biri ise aynı kararı verdiğinde yoğun suçluluk yaşayabilir. Yazarın örneğinde ikinci kişi hastalanabilir, işini kaybedebilir ya da başka sorunlarla karşılaşabilir; bu sonuçlar, kişinin içindeki cezalandırıcı inanç sisteminin bir yansıması olarak yorumlanır. Bu tür olayların doğrudan suçluluk duygusundan kaynaklandığını kanıtlanmış bir neden-sonuç ilişkisi gibi sunmamak gerekir. Buradaki odak, suçluluk duygusunun kişinin yaşantısını değerlendirme biçimindeki yeridir.
Kişinin kendisi için neyi yanlış, kötü ya da suç saydığı önemlidir. Bilinçaltında suçluluk taşıyan biri, bir başarıya ya da refaha ulaşsa bile bunun bedelini ödemesi gerektiğine inanabilir. Para konusunda “Para yalnızca hırsızlarda olur” ya da “Haram karışmadan çok para kazanılmaz” gibi inançlara sahip olmak, kişinin parayla ilişkisini ve kendini değerlendirme biçimini zorlaştırabilir. Yazının “Hiçbir suç cezasız kalmaz ama suçun ne olduğuna karar veren sizin bilinçaltınızdır” mesajı, bu inançları fark etmeye çağırır. Suçluluk duygusunu tanımak ve onun hangi düşüncelere dayandığını sorgulamak, kişinin kendi iç dünyasını daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.
Özetle, evrenin yasaları ve çekim yasası üzerine bu yaklaşım; düşünce ve duyguların, bilinçaltı inançlarının ve ilişkilerde fark ettiğimiz zıtlıkların yaşam deneyimlerimizle bağını araştırıyor. Olumlu düşünmek tek başına yeterli olmayabilir; hangi inançları taşıdığımızı, hangi duyguları bastırdığımızı ve kendimizle ilgili neyi tekrar tekrar onayladığımızı da görmek gerekir. Bu sorgulama, yaşanan her şeyin sorumluluğunu kişiye yüklemek için değil, değiştirilebilecek düşünce ve davranışları fark etmek içindir.
Halis Şahiner
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız






