Kilo Değil, Arkasındaki Sistem: Gerçek Bir Human Life Strategy Çalışması
Bazen uzun zamandır değiştirmeye çalıştığımız bir konu vardır. Ne yapmamız gerektiğini biliriz, bunun için defalarca karar da alırız. Ama bir süre sonra kendimizi yine aynı yerde buluruz. Çünkü yaşadığımız sorun her zaman yalnızca görünen yerden kaynaklanmaz.
Yeme ve kilo konusu da bunlardan biri olabilir. Bazen mesele ne yediğimizi bilmemek değil; hangi durumlarda yeme ihtiyacımızın arttığını, o anda ne hissettiğimizi ve bizi aynı davranışa götüren iç sistemi fark etmemektir.
Bu HLS çalışmasında da benzer bir durumla karşılaştık.
Danışan kilo problemini anlatırken, kilo almasının astım tedavisi sırasında kullanılan kortizonla başladığını ve özellikle ergenlik döneminden sonra bu kiloların kaldığını düşünüyordu.
Konuşma ilerledikçe yeme davranışıyla ilgili başka bir ayrıntı dikkat çekmeye başladı. Danışan özellikle kendisine müdahale edildiğinde, ne yapması gerektiği söylendiğinde veya kilosuyla ilgili bir yorum yapıldığında rahatsız oluyor ve öfkeleniyordu. Üstelik böyle zamanlarda daha fazla yeme isteği ortaya çıkıyordu.
Böylece çalışmanın ilk önemli sorusu ortaya çıktı:
Yemek burada yalnızca yemek miydi, yoksa başka bir duygunun da taşıyıcısı mıydı?
Bu sorunun peşinden gittiğimizde çalışma bizi çocukluk yıllarına götürdü.
Danışan ortanca çocuktu. Ablasını daha narin ve hassas, erkek kardeşini ise erkek olduğu için aile içerisinde farklı bir yerde hatırlıyordu. Kendisi için söylediği “Belki ben ilgisiz kalmışımdır ya da öyle hissettim” cümlesi, çalışmada üzerinde durduğumuz önemli ipuçlarından biri oldu.
Çocukluk döneminden hatırladığı bir sahne ise bu duyguyu daha görünür hâle getirdi. Üç-dört yaşlarındayken ablasıyla oyun oynadığı sırada yukarıdan atılan taşlardan biri ablasına, diğeri kendi başına gelmişti. İkisi de ağlamıştı. Ancak ablası daha fazla ağlayınca danışanın dikkati kendi acısından uzaklaşıp ablasına yönelmişti.

O sahneye baktığında söylediği cümle oldukça anlamlıydı:
“Herhalde benim için endişe eden kimse yok.”
Çalışma ilerledikçe başka bir konu daha belirginleşti: güçlü olmak.
Danışan hayatını kendi başına sürdürmekten, yalnız yaşamaktan ve üzerine aldığı yüklerden bahsederken aslında ne kadar yorulduğunu da fark etti. “Manevi yükler, kendi kendime yüklediğim yükler” diyerek tarif ettiği şeylerden biri, hayatını tek başına idame ettirmek ve kendi kendine yetebilmekti.
Bu güçlü olma hali başarı hikâyesinde de karşımıza çıktı.
Ablasının dersleri daha iyiydi. Danışanın anlatımına göre ailede onun okuyacağına, hatta üniversiteye gideceğine dair büyük bir beklenti yoktu. Buna rağmen üniversiteye giden ve mezun olan ilk kişi kendisi olmuştu. Mezuniyet töreninde anne ve babasının mutluluğunu hatırlıyordu. Özellikle babasının bilgisayar mühendisi bir kızı olmasından gurur duyması ona iyi gelmişti.
Burada çalışmanın yönünü değiştiren başka bir soru ortaya çıktı:
Başarmak yalnızca kendi istediği bir şey miydi, yoksa kendisini ailesine kanıtlamanın da bir yolu muydu?
Bu soruyla birlikte babasıyla olan ilişkisi açıldı. Bilgisayar mühendisliğinin babasının isteğiyle bağlantılı olduğunu söyledi. Ardından babasının kendisini doğmadan önce erkek çocuk olarak beklediğini anlattı. Babasına sarıldığını pek hatırlamadığını söylerken, “Belki beni sevsin istemişimdir” dedi.
Böylece kilo ve yemek üzerinden başlayan çalışmanın altında başka başlıklar görünmeye başladı:
İlgi görmek, kabul edilmek, güçlü olmak, kendini kanıtlamak, ablayla rekabet, babanın onayını almak, her şeyi kendi başına yapmak ve kadınlıkla kurulan ilişki.
İlk bakışta birbirinden ayrı görünen bu konular, HLS açısından baktığımızda aynı sistemin farklı parçaları hâline geliyordu.
HLS Açısından Çalışmada Ne Gördük?
HLS’de yalnızca yaşanan sonuca bakmıyoruz. O sonucu ortaya çıkaran düşünce, inanç, duygu, kimlik, karar, davranış ve sonuç zincirini birlikte inceliyoruz.
Bu çalışmada da kilo ve yeme davranışından geriye doğru gittiğimizde böyle bir yapı ortaya çıktı.
Düşünce: “Benimle yeterince ilgilenilmiyor.”
Çocukluk sahnesindeki “Herhalde benim için endişe eden kimse yok” cümlesi çalışmanın önemli ipuçlarından biriydi.
Danışan da yaralanmıştı ancak ablası daha fazla ağladığı için ilgi onun üzerine yönelmişti. Çocukluk deneyimi içerisinde danışanın bu duruma verdiği anlam, kendisinin yeterince görülmediği yönündeydi.
Burada önemli olan olayın bugün nasıl değerlendirileceğinden çok, çocuğun o anda olaydan ne anlam çıkardığıydı.

İnanç: “Kendimi göstermem ve kanıtlamam gerekiyor.”
İlgi ve görülme konusu ilerleyen yıllarda başarıyla da birleşiyor.
Ablanın okulda daha başarılı olması, aile içerisinde danışanın akademik geleceğine ilişkin beklentinin düşük olduğunu düşünmesi ve daha sonra üniversiteyi bitirerek ailesinin gururunu görmesi bu bağlantıyı görünür hâle getiriyor.
Çalışmada buradan “Kendimi kanıtlamalıyım” inancına ulaşıldı.
Bunun yanında başka bir güçlü inanç daha vardı:
“Her şeyi kendim yapmalıyım.”
Bu inanç danışanın hayatında bağımsızlık ve güç olarak görünse de beraberinde ciddi bir yük de getiriyordu.
Duygu: Öfke
Yeme davranışına geldiğimizde öfke önemli bir yerde duruyordu.
Danışan birisi kendisine ne yapması gerektiğini söylediğinde, onu eleştirdiğinde veya kilosuyla ilgili müdahalede bulunduğunda rahatsızlık hissediyordu. Bu rahatsızlık ve öfkenin ardından daha fazla yeme isteğinin ortaya çıkması çalışma sırasında özellikle ele alındı.
Burada yeme davranışına doğrudan müdahale etmek yerine, yemekten hemen önce çalışan duygusal mekanizmayı görmek önemliydi.
Çünkü yeme davranışı sonuçsa, öfke o sonuca giden yolun parçalarından biriydi.
Kimlik: “Ben güçlü bir kadın olmak zorundayım.”
Çalışmanın belki de en belirgin noktalarından biri buydu.
Danışanın hayatında güçlü olmak yalnızca sahip olduğu güzel bir özellik olmaktan çıkmış, adeta yerine getirmesi gereken bir zorunluluğa dönüşmüştü:
“Her şeyi kendim yaparım. Güçlü bir kadın olmak zorundayım.”
Bu kimlik doğal olarak davranışları da etkiliyordu. Yardım istememek, kendi kendine yetmek, yükü üzerine almak ve bir şekilde her şeyin üstesinden gelmek…
Çalışmada bunun babasının erkek çocuk beklentisiyle ilişkisi de ele alındı. Danışanın güçlü olma, erkek gibi davranma, başarı gösterme ve babasının kabulünü kazanma arasında kurduğu bağlantılar üzerinde çalışıldı.
Buradaki temel mesele güçlü olup olmaması değildi.
Mesele, “Güçlü olmak zorundayım” noktasında bir seçim alanının kalmamasıydı.
Karar: “Daha iyi olacağım, başaracağım.”
Çalışmada kardeş ilişkisine bakıldığında rekabet tarafı da ortaya çıktı.
Danışan, anne ve babasının kendilerini zaman zaman karşılaştırmış olabileceğini; “O yaptı, sen yapamadın” gibi bir rekabetin bulunduğunu anlattı. Buradan “Ablamdan daha iyi olacağım” kararı üzerinde çalışıldı.
Bu karar başarı getirebilir. Ancak kişi sürekli olarak kendisini bir başkasına göre ölçmeye başladığında, başarı artık sadece istediği bir şeye ulaşmak olmaktan çıkabilir.
Bu nedenle çalışmada şu ayrım önemli hâle geldi:
“Bunu gerçekten ben mi istiyorum, yoksa birilerine kendimi kanıtlamak için mi yapıyorum?”
Davranış ve Sonuç
Bütün bu parçaları yan yana getirdiğimizde danışanın hayatındaki bazı davranışların birbirinden bağımsız olmadığı görülmeye başladı.
Her şeyi kendi başına yapmak, yardım istememek, kendini başarıyla kanıtlamak, fazla sorumluluk almak, müdahale edildiğinde öfkelenmek ve bazı durumlarda bu öfkenin ardından daha fazla yeme isteği duymak…
Bunların sonunda ise yorulma, ilişkilerde sürtüşme, sürekli güçlü kalma ihtiyacı ve yeme-kilo döngüsü ortaya çıkıyordu.
Çalışmada gördüğümüz sistem kabaca şöyleydi:
Yeterince görülmediğini hissetmek → kendini kanıtlama ihtiyacı → güçlü olmak zorunda hissetmek → her şeyi kendi başına yapmak → yük ve yorgunluk → öfke ve gerilim → yeme davranışının tetiklenmesi.
Peki Bu Çalışmada Neyi Değiştirdik?
Burada amaç danışana “Artık güçlü olma”, “Öfkelenme” ya da “Yeme” demek değildi.
Çünkü bunların her biri zaten görünen taraftı.
Asıl üzerinde çalıştığımız şey, danışanın bugüne kadar neden güçlü olmak zorunda hissettiğini, neden her şeyi kendi başına yapmaya ihtiyaç duyduğunu ve neden kendisini sürekli kanıtlamaya çalıştığını fark etmesiydi.
İlk olarak “Her şeyi kendim yapmak zorundayım” kalıbı üzerinde çalışıldı.
Danışanın ihtiyacı olduğunda yardım isteyebileceği, birilerinin kendisine destek olmasına izin verebileceği ve yardım almanın onu güçsüz bir insan hâline getirmediği yeni bir seçenek oluşturuldu.
Bir diğer önemli çalışma, ailesinin beklentileriyle kendi hayatını birbirinden ayırabilmesiydi.
Babasının erkek çocuk istemesi, babasının o dönemdeki beklentisiydi. Ailesinin danışanla ilgili başka beklentileri de olabilirdi. Ancak bunların hiçbiri danışanın kim olduğunu belirlemek zorunda değildi.
Dolayısıyla “Onların istediği kişi olursam kabul edilirim” yerine, “Ben olduğum kişi olarak da var olabilirim” alanı üzerinde çalışıldı.
Aynı şey başarı için de geçerliydi.
Başarılı olmakla, kabul görmek için başarılı olmak birbirinden ayrıldı. Danışanın neyi gerçekten kendisi için istediğini fark etmesi ve kararlarını buna göre vermesi üzerinde duruldu.
Çalışmanın ilerleyen bölümünde anne ve babanın beklentilerini onlara bırakabilmek, bunları kişiselleştirmemek ve kendi hayatında kendi isteklerine öncelik vermek özellikle işlendi.
Yeme konusunda ise önemli olan öfkeyi yemekle bastırmamak ya da öfkeyi daha fazla yemek için kullanmamak; önce o duyguyu ve onu ortaya çıkaran düşünceyi fark edebilmekti.
Böylece danışanın önünde yeni bir seçim alanı oluşuyor:
Birisi bana müdahale ettiğinde öfkelenebilirim; ama bu öfkenin ardından yemek zorunda değilim.
Yardıma ihtiyacım olduğunda yardım isteyebilirim; her şeyi kendim yapmak zorunda değilim.
Başarılı olmak isteyebilirim; ama kendimi birilerine kanıtlamak zorunda değilim.
Ailemin benimle ilgili beklentileri olabilir; ama hayatımı bu beklentileri gerçekleştirmek için yaşamak zorunda değilim.
Çalışmanın sonunda geldiğimiz yer aslında başlangıçtaki kilo konusundan çok daha genişti.
Kilo ve yeme davranışı bize kapıyı açmıştı. Kapının arkasında ise ilgi görme ihtiyacı, kendini kanıtlama, güçlü olmak zorunda hissetme, aile onayı ve kişinin kendi kimliğiyle ilişkisi vardı.
HLS çalışmasında yapmak istediğimiz de tam olarak bu.
Sadece hayatımızda değiştirmek istediğimiz sonuca bakmak yerine, “Ben bu sonucu hangi düşünce, inanç, duygu, kimlik, karar ve davranışlarla oluşturuyorum?” sorusunu sormak.
Çünkü bazen yıllardır değiştirmeye çalıştığımız şey sorunun kendisi değil, sistemin bize gösterdiği sonuçtur.
Sistemi gördüğümüzde ise artık aynı şekilde devam etmek zorunda değiliz. Önümüzde yeni bir seçim alanı vardır.

Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız
