Şimdinin Gücü – Eckhart Tolle

Siz Düşünceleriniz Değilsiniz: Ego, Farkındalık ve Şimdiki Anın Gücü
Eckhart Tolle Şimdinin Gücü adlı eserinde, gerçek kimliğimizi düşüncelerimizle ve egonun kurduğu benlik algısıyla karıştırmamamız gerektiğini anlatır. Şimdinin Gücü kitap özeti niteliğindeki bu seçkide de kitabın ana düşünceleri; şimdiki an, farkındalık, ego ve geçmişin zihinde taşınması etrafında bir araya geliyor. Eckhart Tolle’nin şimdiki an farkındalığı yaklaşımında önemli olan, düşünceleri yok etmeye çalışmak değil, onları fark edip düşünce girdabına kapılmamaktır.
Siz düşünceleriniz değilsiniz. Siz, düşüncelerinizin gerisindeki Mutlak Bilinçsiniz.
Düşünceler çoğu zaman olumsuz ve acı verici olabilir. Gelecekten beklentilerimiz vardır; bazen de gelecekten korkarız. İçinde bulunduğumuz anda bir şeylerden şikâyet eder, geçmişte yaptıklarımızdan rahatsızlık duyarız. Tolle’nin yaklaşımında bu düşünceler ego tarafından üretilir; gerçek kimliğimiz ise egodan ibaret değildir.
Egonun ürettiği düşünceleri dışarıdan bakar gibi gözlemlemek ve düşünce girdabına kapılmamaya çalışmak, ruhsal özgürlüğe giden ilk adımdır. Buradaki amaç zihni susturmaya zorlamak değil; zihinde beliren düşüncelerin farkına vararak onlarla özdeşleşmemektir.
- Sadece şimdiki anın gerçekliği vardır.
- Şimdiki ana direnmeyin; onu olduğu gibi kabul edin.
- Acıya bağımlı olmayın.
Gerçeği aramak, görüşlerinize sıkı sıkıya tutunmaktan ve kendinizi zihninizle tanımlamaktan vazgeçmekle başlar. Bu, geçmişte edindiğiniz düşünceleri veya kimlik tanımlarını yok saymak değil; onların sizin bütün varlığınız olmadığını fark etmektir. Zihinle kurulan özdeşlik gevşediğinde, zihnin ötesindeki gerçek kimliğin kendiliğinden ortaya çıkacağı düşüncesi kitabın temel çizgisini oluşturur.
Ego ve Gerçek Sevgi
Ego biçimlere ve farklılıklara odaklanır. İlişkide bulunduğunuz kişilerle aranızda şekilsel ayrımlar bulur ve size eşit olmadığınızı söyler. Oysa bu yaklaşıma göre gerçek eşitlik, varlık boyutunda hissedilebilir. Kendi içinizdeki biçimsiz boyuta yöneldiğinizde, ilişkilerinizde gerçek sevgiden söz etmek mümkün hâle gelir.
İçinizdeki varlık, bir diğerinin içindeki kendini tanır. Sevgi, kendinizi başka birinde görmektir. Bu noktada karşınızdaki kişinin başkalığı, yalnızca insan boyutunda var olan bir yanılsama gibi görünmeye başlar. Bu, farklılıkların gündelik yaşamda ortadan kalktığı anlamına değil; onların ötesinde ortak bir varoluşun fark edildiği anlamına gelir.
Egodan kurtulmak için gereken, onun farkında olmaktır. Bu görüşe göre farkındalık ile ego aynı anda var olamaz: Ego fark edildiği anda, onunla özdeşleşmek yerine onu gözlemleyen bir bilinç hâli ortaya çıkar. Farkındalık şimdiki anın içinde gizli olan güçtür. Geçmişte ya da yarında değil, yalnızca şimdi var olabilirsiniz.

Sahip Olmak ile Varlığı Karıştırmak
Ego, sahip olmayı varlıkla birleştirme eğilimindedir:
“Sahibim, o hâlde varım. Ne kadar çok şeye sahipsem, o kadar çok varım.”
Örneğin, “Benim yüzüğüm” dediğinizde yüzüğünüzü varlığınızla birleştiriyorsanız, onu kaybettiğinizde kendinizden bir şey eksilmiş gibi hissedebilir ve üzülebilirsiniz. Oysa siz yüzüğünüz değilsiniz. Bir eşyaya değer vermekle kimliğinizi o eşyaya bağlamak aynı şey değildir; mesele, nesneyi kendinizin bir parçası gibi görmeye başlamaktır.
Eşyalara bağlanmaktan vazgeçmek, kendinizi onlarda aramayı bıraktığınızda mümkün olur. İlk adım, eşyalara bağımlı olduğunuzu fark etmektir. Bu farkındalık, kendinizi o nesneyle tanımlamanın ötesine geçmeye başlamanızı sağlar.
O zaman şu hissi fark edebilirsiniz:
“Ben, bağımlılığın farkında olan farkındalığın kendisiyim.”
İşte bilinçteki değişimin başlangıcı budur. Bağımlılığın farkında olmak, onu bir anda ortadan kaldırmak demek değildir; kendinizi bağımlılıkla bir tutmadığınız yeni bir bakış açısına geçiştir.
Yaşam sanatını özetleyen, başarıların ve mutluluğun sırrını veren yalnızca üç kelime vardır: Yaşamla bir olun.
İnsanın yaşamla bir olması, şimdiyle bir olmasıdır. O zaman aslında hayatı sizin yaşamadığınızı, hayatın sizin sayenizde yaşandığını görürsünüz. Hayat dansçıdır; siz ise danssınız.
Aydınlanma Nedir?
Bir dilenci otuz yıldır yol kenarında oturmaktadır. Bir gün önünden bir yabancı geçer. Dilenci eski şapkasını mekanik bir biçimde uzatır ve şöyle der:
“Allah rızası için bir sadaka…”
“Benim sana verecek hiçbir şeyim yok,” der yabancı. Ardından sorar:
“Sen neyin üzerinde oturuyorsun?”
“Hiçbir şey,” diye yanıtlar dilenci. “Sadece eski bir sandık. Kendimi bildim bileli onun üzerinde oturuyorum.”
“Onun içine hiç bakmadın mı?” diye sorar yabancı.
“Hayır,” der dilenci. “Niye bakayım ki? İçinde hiçbir şey yok.”
“Sen yine de bir bak,” diye ısrar eder yabancı.
Dilenci yerinden kalkar ve biraz uğraştıktan sonra sandığın kapağını açmayı başarır. Şaşkınlık ve sevinç içinde, sandığın altınla dolu olduğunu görür.
Ben size verecek bir şeyi olmayan; yalnızca içinize bakmanızı söyleyen o yabancıyım. Bu meselde olduğu gibi herhangi bir sandığın içine değil, çok daha yakın bir yere, kendi içinize bakmanızı söylüyorum.
“Ama ben dilenci değilim ki,” dediğinizi işitir gibiyim.
Gerçek serveti, yani varlığın ışık saçan sevincini ve ona eşlik eden derin, sarsılmaz huzuru bulamamış olanlar, büyük bir maddi servete sahip olsalar dahi dilencidirler. Haz ve doyum kırıntılarını, onaylanmayı, güvenliği ya da sevgiyi dışarıda ararlar. Oysa içlerinde, yalnızca bu şeyleri içeren değil, dünyanın sunabileceğinden sonsuz derecede daha büyük bir hazine vardır.
Aydınlanma sözcüğü insanüstü bir başarı fikrini çağrıştırır ve ego bu fikre tutunmayı sever. Oysa burada aydınlanma, varlıkla birliği hissetmekten; yani doğal hâlinizden başka bir şey değildir.
Aydınlanma; ölçülemez ve yok edilemez bir şeyle, aslında siz olan ama yine de sizden çok daha büyük olan bir şeyle birlik hâlidir. İsmin ve formun ötesinde bulunan gerçek doğanızı bulmaktır.
Bu birliği hissedememek, kendinizden ve çevrenizdeki dünyadan ayrı olduğunuz yanılsamasına yol açar. O zaman kendinizi, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, tecrit edilmiş bir parça gibi algılarsınız. Korkuya kapılır; içinizde ve dışınızda yaşadığınız çatışmayı normal hâliniz olarak görmeye başlarsınız.
Buda’nın aydınlanmayı basitçe “ıstırabın sonu” olarak tanımlayışı çok anlamlıdır. Bu tanım, aydınlanmanın insanüstü bir hâl olmadığını; en azından ıstıraplı bir durum olmadığını söyler.
Peki, artık ıstırap yoksa geriye ne kalır?
Buda bu konuda sessiz kalmıştır. Bu sessizlik, onu bizim bulmamız gerektiğini ima eder. Olumsuz bir tanımlama kullanmasının nedeni, zihnin aydınlanmayı inanılması gereken bir düşünceye, insanüstü bir başarıya ya da erişilmesi imkânsız bir hedefe dönüştürmesini engellemektir. Buna rağmen birçok insan, aydınlanmanın Buda için olduğuna; en azından bu yaşamda kendileri için mümkün olmadığına inanır.

Varlık Nedir?
Varlık; doğuma ve ölüme tabi sayısız yaşam formunun ötesindeki sonsuz ve daima var olan tek yaşamdır.
Bununla birlikte varlık, yalnızca her formun ötesinde değildir; her formun derinliklerinde de bulunur. Çünkü o, her formun en içteki, görünmez ve yok edilemez özüdür. Bu da onun sizin en derin benliğiniz, gerçek doğanız olduğu ve ona ulaşabileceğiniz anlamına gelir.
Onu zihninizle kavramaya ya da anlamaya çalışmayın. Bu anlatımda varlık, ancak zihin sessizleştiğinde bilinebilen bir şeydir. Siz orada mevcutken ve dikkatiniz tam, yoğun bir biçimde şimdiye yönelmişken varlığın farkındalığını yeniden kazanıp bu idrak hâlinde kalabilmek aydınlanmadır.
Burada insan bilincinin derin bir değişim ve dönüşümünden söz ediyoruz. Bu, uzak gelecekteki bir olasılık değil; şimdi gerçekleşebilecek bir şeydir. Zihnin esaretinden nasıl kurtulabileceğinizi, bu aydınlanmış bilinç hâline nasıl girebileceğinizi ve onu günlük yaşamınızda nasıl sürdürebileceğinizi fark edebilirsiniz.
Varlığınızın kutsal mevcudiyeti şimdi buradadır. Uzak bir gelecekte değil; tam şu anda, içinizdedir. Yaşam karmaşasının daima ötesinde kalan, sözlerin ötesinde dingin bir dünya ve karşıtı olmayan bir mutluluk vardır.
Şimdinin Gücü ve İllüzyon Benlik
“Ben” kelimesi, nasıl kullanıldığına bağlı olarak hem en büyük hatayı hem de en derin gerçeği içinde barındırır. “Benim”, “benimki” ve “kendim” gibi kelimelerle birlikte, gerçek kimliği zihinde kurulan benlik düşüncesiyle karıştırabilir. Bu, egodur.
“Ben” dediğinizde çoğu zaman sözünü ettiğiniz şey gerçek kimliğiniz değildir. Gerçek kimliğinizin derinliğini zihninizdeki “ben” düşüncesiyle ve kendinizi tanımladığınız her şeyle karıştırırsınız. Bu yüzden şu soruyu sormak gerekir: “Ben”, “benim”, “benimki” ya da “kendim” kelimelerini kullandığınızda, gerçekte neyden söz ediyorsunuz?
Bir çocuk, anne ve babasının ağzından ismini duyduğunda zaman içinde bu kelimeyle özdeşlik kazanır. Zihninde kimliğiyle ilgili bir düşünce biçimlenir. Bazı çocuklar o aşamada kendilerinden üçüncü şahısmış gibi söz eder: “Johnny acıktı.”
Çok geçmeden büyülü “ben” kelimesini öğrenir ve kendi kimliğiyle özdeşleştirdiği ismin yerine bu kelimeyi geçirir. Ardından ilk “ben” düşüncesine başka düşünceler eklenir; zamanla bunlar “ben”in parçaları hâline gelir.
Bu, kendini nesnelerle tanımlamaktır. Nesnelere benlik duygusu katan kelimeler zamanla gerçek kimliği örter. “Benim oyuncağım” kırıldığında ya da kaybolduğunda çocuk büyük bir acı hissedebilir. Bunun nedeni oyuncağın özel bir değeri olması değildir; çocuk kısa süre sonra ona olan ilgisini kaybedip yerine yenisini koyabilir. Acının kaynağı, oyuncağı gelişmekte olan “ben” düşüncesiyle, yani benlik duygusuyla özdeşleştiren “benim” düşüncesidir.
Çocuk büyüdükçe ilk “ben” düşüncesi başka düşünceleri kendine çeker. Kişi kendini cinsiyetiyle, mülkiyetiyle, bedeniyle, milliyetiyle, ırkıyla, diniyle ve mesleğiyle tanımlar. Bilgi ve görüşler, sevilenler ve sevilmeyenler; anne, baba, eş ya da çalışan gibi roller de “ben”in kendini tanımladığı alanlardır.
Geçmişte başıma gelenler, “bana” olanlardır. Bu anıların düşünceleri “ben” düşüncesiyle birleşerek “ben ve geçmişim” duygusunu yaratır. İnsanlar kimlik duygularını bunlar gibi pek çok tanımdan alır. Sonuçta bunlar, benlik duygusunun eklendiği ve bir arada tutulan düşüncelerdir.
Daha açık söylemek gerekirse: “Ben” dediğinizde çoğu zaman konuşan siz değil, ego-benliğin bazı yönlerinden oluşan zihinsel yapıdır. Uyanışı gerçekleştirdiğinizde yine zaman zaman “ben” kelimesini kullanırsınız; fakat bunu benliğinizin çok daha derinlerinden hissederek yaparsınız.
Egonun İçeriği ve Yapısı
Ego zihni geçmişle şartlanır. Bu şartlanmanın iki yönü vardır: İçeriği ve yapısı.
Oyuncağı kırıldığı ya da kaybolduğu için derin acı duyarak ağlayan çocuk örneğinde oyuncak içeriktir. Yerini başka bir oyuncak ya da başka bir nesne alabilir. Kendinizi tanımladığınız içerik, büyürken yaşadıklarınız ve içinde bulunduğunuz kültür tarafından şekillenir.
Çocuk zengin ya da yoksul olsun; oyuncağı hayvan biçiminde oyulmuş tahta bir parça ya da karmaşık özelliklere sahip elektronik bir alet olsun, kaybın yarattığı acı değişmez. Bu acının nedeni “benim” kelimesinde gizlidir ve yapısaldır. Kişinin kimliğini bir eşyaya bağlamaya yönelik eğilim, ego zihninin yapısıdır.
Egonun kendini var ettiği temel zihin yapılarından biri kimlik tanımlamadır. İngilizcedeki identification kelimesi, Latince “aynı” anlamına gelen idem ve “yapmak” anlamına gelen facere kelimelerinden türemiştir. Kendimi bir şeyle tanımladığımda onu kendimle “aynı” yapar, ona bir benlik duygusu vererek kimliğimin parçası hâline getiririm.
Kimlik tanımlamanın en basit biçimlerinden biri eşyalarla özdeşleşmektir. Çocukken “oyuncağım” olan şey, daha sonra “arabam”, “evim” ya da “giysilerim” olur. Kendimi nesnelerle tanımlamaya çalışırım; ancak bunu gerçekten başaramam ve sonunda onların içinde kaybolurum. Bu, egonun kaçınılmaz yazgısıdır.
Frekans Tutucuları
Bazı insanlar doğaları gereği daha içe dönüktür. Onlar için dış dünyaya yönelik hareket daha sınırlı olabilir; dışa açılmaktan çok eve dönmek isterler. Bir şeylere katılmak ya da dünyayı değiştirmek konusunda güçlü dürtüler hissetmeyebilirler.
Tutkuları varsa, çoğu zaman onlara belli ölçüde bağımsızlık sağlayacak alanlarla sınırlı kalabilir. Bazıları bu dünyaya uyum sağlamakta zorlanır. Bazıları ise kendilerini koruyabilecek bir yol bulur; örneğin düzenli gelir sağlayan bir iş ya da küçük bir işletme.
Bazıları ruhsal bir topluluğa katılmaya veya manastıra kapanmaya karar verebilir. Bazıları toplum dışına itilir ve uç noktalarda yaşar. Bazıları dünyada yaşamayı fazlasıyla acı verici bulup uyuşturuculara sığınır. Diğerleri ise zamanla şifacı ya da ruhsal öğretmen olur. Eski çağlarda onlara muhtemelen münzevi ya da bilge denirdi.
Günümüzde görünüşe göre onlar için fazla yer yoktur. Oysa yeni dünyada rolleri, yaratıcılar, yapıcılar ve reformcular kadar önemlidir. İşlevleri, yeni bilincin bu gezegende sağlamlaşmasına katkıda bulunmaktır.
Onlara frekans tutucuları denebilir. Günlük hayatlarındaki eylemlerle bilinç yaratmak için buradadırlar; yalnızca burada var olmaları bile yeterlidir. Görünüşte önemsiz olsalar da önemli bir görevi sürdürürler: Yaptıkları her şeyde anda kalarak bu dünyaya dinginlik getirmek. En küçük işlerinde bile bilinç, dolayısıyla kalite vardır.
Her insan kolektif insan bilincinin bir parçası olduğundan, yaşamlarının etkisi yüzeyde görünenden çok daha derindir.
Geçmişi Beraberinde Taşımak
İnsan zihninin geçmişi bırakmak konusundaki beceriksizliği ya da isteksizliği, Tanzan ve Ekido adlı iki Zen rahibinin hikâyesinde güzel bir biçimde örneklenir.
Şiddetli yağmurlardan sonra çamurlu hâle gelmiş toprak bir yolda yürürler. Bir köyün yakınından geçerken, yolun karşı tarafına geçmeye çalışan genç bir kadın görürler. Çamur çok derindir ve kadın, üzerindeki ipek kimonoyu kirletmeden karşıya geçemeyecektir.
Tanzan hiç tereddüt etmeden kadını kucağına alır ve yolun karşı tarafına geçirir. Sonrasında iki rahip sessizce yollarına devam eder.
Beş saat sonra, yaşadıkları tapınağa yaklaşırlarken Ekido daha fazla kendini tutamaz ve Tanzan’a döner:
“Neden o kızı yolun karşı tarafına geçirdin? Biz rahiplerin bu tür şeyler yapmaması gerekir.”
Tanzan şöyle yanıt verir:
“Ben kızı saatler önce bıraktım. Sen hâlâ taşıyor musun?”
Ekido gibi, hoşumuza gitmeyen olayları ve durumları zihnimizde sürekli taşıdığımızı; düşünce üstüne düşünce biriktirerek yaşadığımızı düşünün. Bu hikâyedeki fark, Tanzan’ın olayı yaşandığı anda bırakabilmesi, Ekido’nun ise saatler sonra hâlâ zihninde sürdürmesidir. Zihinlerinde taşıdıkları yükün ağırlığına bir bakın.
Hangisini İstersiniz: Huzur mu, Dram mı?
Huzur istersiniz. Huzur istemeyen neredeyse hiç kimse yoktur. Ancak içinizde dramı isteyen bir şey de olabilir; bunu o anda fark etmeyebilirsiniz.
İçinizdeki tepkiyi tetikleyen bir durumu ya da olayı beklersiniz: Birinin sizi suçlaması, size saygı duymaması, alanınıza izinsiz girmesi, bir şeyleri yapma tarzınızı sorgulaması ya da para hakkında tartışması gibi…
O anda içinizden yükselen, belki düşmanlık ya da öfke kılığına bürünmüş korkuyu, o güçlü enerji akışını hissedebiliyor musunuz? Kendi sesinizin sert çıktığını, bağırıp çağırdığınızı duyabiliyor musunuz? Zihninizin savunmak, suçlamak, saldırmak ve haklı çıkmak için yarıştığını fark edebiliyor musunuz?
Başka bir deyişle, bilinçsizlik anında uyanabiliyor musunuz?
İçinizde savaş hâlinde olan, tehdit edildiğini hisseden ve ne olursa olsun hayatta kalmaya; bu tiyatro oyununda zafer kazanan karakter olarak kimliğini korumaya çalışan bir şeyin varlığını hissedebiliyor musunuz? Huzurlu olmaktansa haklı olmayı tercih eden o şeyi algılayabiliyor musunuz?
Ego savaş hâlindeyken, hayatta kalmak için savaşmanın bir yanılsamadan ibaret olduğunu unutmayın. Farkındalık, şimdiki anın içinde gizli olan güçtür. Ona varlık adını vermemizin nedeni de budur.
İnsan varlığının nihai amacı, yani sizin var oluş amacınız, o gücü bu dünyaya getirmektir. Bu yaklaşıma göre yalnızca varlık sizi egodan kurtarabilir ve yalnızca şimdi var olabilirsiniz; geçmişte ya da yarında değil. Varlık, içinizdeki geçmişi bırakarak sizi bilinç durumuna taşıyabilir.
Zihindeki Ses
Bunun ilk farkındalığını Londra Üniversitesi’ndeki birinci yılımda yaşadım. Haftada iki kez, sabah saat dokuz civarında metroya binerek üniversite kütüphanesine giderdim.
Bir gün otuzlu yaşlarının başlarında bir kadın karşıma oturdu. Onu daha önce birkaç kez aynı trende görmüştüm. Zaten görmemek de mümkün değildi. Tren dolu olmasına rağmen kadının iki tarafındaki koltuklar boştu ve kadın yüksek, öfkeli bir sesle hiç durmadan kendi kendine konuşuyordu.
Kendini düşüncelerine öylesine kaptırmıştı ki etrafındaki insanların farkında olmadığı belliydi. Başını hafifçe sola ve aşağı doğru eğmişti; sanki yanındaki boş koltukta oturan biriyle konuşuyordu.
Tam olarak içeriğini hatırlamıyorum ama monoloğu buna benzer biçimde devam ediyordu:
“Ve bana ne dedi ki… Ben de ona ‘Yalancısın’ dedim. Beni böyle bir şeyle nasıl suçlarsın? Hep benden yararlandın, beni kullandın. Ben sana güvendim, sen bana ihanet ettin…”
Sesindeki öfke, haksızlığa uğramış birinin öfkesiydi. Sanki kendini savunmazsa aşağılanacağını hissedecekti.
Tren Tottenham Court Road İstasyonu’na yaklaşırken kadın ayağa kalktı ve konuşmaya devam ederek kapıya doğru yürüdü. Ben de aynı istasyonda inecektim; bu nedenle arkasında duruyordum.
Merdivenlerden çıkıp caddeye ulaştığımızda Bedford Meydanı’na doğru yürümeye başladı. Hâlâ hayalî sohbetine devam ediyor, karşısındakini —her kimse— suçlayıp duruyordu.
Çok merak ettim ve benim de gittiğim yönde yürüdüğü sürece onu izlemeye karar verdim. Hayalî sohbetine kendisini fazlasıyla kaptırmış olmasına rağmen nereye gittiğini biliyor gibiydi. Çok geçmeden 1930’lardan kalma Senato Binası’nın önüne geldik; burası üniversitenin merkez yönetim ve kütüphane binasıydı.
Çok şaşırmıştım. Aynı yere mi gidiyorduk? Evet, kesinlikle oraya gidiyordu. Acaba öğretmen, öğrenci, ofis elemanı ya da kütüphaneci miydi? Belki de bir psikoloji araştırması üzerinde çalışıyordu? Cevabı bilmem mümkün değildi.
Yirmi adım arkasından yürüyordum. Ben binaya girdiğimde kadın asansörlerden birinde gözden kaybolmuştu bile.
Az önce tanık olduğum şey karşısında çok şaşırmıştım. Yirmi beş yaşında, yetişkin bir birinci sınıf öğrencisi olarak kendimi entelektüel biri gibi görüyor; insan varlığıyla ilgili tüm ikilemlerin cevaplarının zekâ sayesinde, yani düşünerek bulunabileceğine inanıyordum.
Fakat farkındalık olmadan düşünmenin, insan varlığının en önemli ikilemi olduğunu henüz bilmiyordum.
Profesörleri bütün cevapları bilen bilgeler, üniversiteyi ise bir bilgi tapınağı olarak görüyordum. Böylesine “deli” görünen bir kişi, nasıl olur da bunun parçası olabilirdi?
Kütüphaneye girmeden önce erkekler tuvaletine uğradım. Hâlâ o kadını düşünüyordum. Ellerimi yıkarken kendi kendime şöyle dedim:
“Umarım sonum onun gibi olmaz.”
Yanımda duran adam bana bir bakış attı. O sözleri yalnızca düşünmediğimi, sesli olarak söylediğimi anladığımda afalladım.
“Aman Tanrım, zaten onun gibiyim,” diye düşündüm.
Benim zihnim de kadınınki kadar kendi düşüncelerine dalmış değil miydi? Aramızda aslında çok az fark vardı. Onun düşünce sisteminin altında yatan temel duygu öfke gibi görünüyordu. Benim durumumda ise daha çok endişe vardı. O yüksek sesle düşünüyordu; ben ise çoğunlukla zihnimden.
Eğer o deliyse, herkes deli demekti; ben de dâhil. Farklılıklar yalnızca derecelerdeydi.
Bir an için kendi zihnimden bir adım geri çekildim ve zihnime olduğu gibi, daha derin bir perspektiften baktım. O anda düşünceden farkındalığa kısa bir geçiş yaptığımı hissettim. Hâlâ erkekler tuvaletindeydim; tek başımaydım ve aynada kendi yüzüme bakıyordum.
Zihnimden ayrıldığım o anda yüksek sesle güldüm. Delice görünebilirdi; ama aslında bu, aklın gülüşüydü. Buda’nınki gibi dolu dolu bir gülüş…
“Hayat, zihnimin sandığı kadar ciddi bir şey değil.”
Sanki kahkaham bana bunu söylüyor gibiydi.
Ancak bu yalnızca anlık bir deneyimdi ve onu unutmam uzun sürmedi. Sonraki üç yılı endişe ve depresyonla geçirecek, kendimi yine yalnızca zihnimle tanımlayacaktım. Farkındalık yeniden dönmeden önce neredeyse intihar etmek üzereydim. Sonrasında takıntılı düşüncelerden ve kendi yarattığım sahte “ben”den kurtuldum.
Bu metindeki anlatılar ve kavramsal çerçeve, Eckhart Tolle’nin Şimdinin Gücü adlı eserinden yararlanılarak düzenlenmiştir.
Halis Şahiner’le Bireysel Danışmanlık

Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız






