Tamamlanmamış İşler ve Gestalt Terapisi

Gestalt yaklaşımının psikoterapi alanına getirdiği önemli katkılardan biri, tamamlanmamış işler kavramıdır. Bu kavramı anlamak için önce Gestalt psikolojisinin algıyla ilgili iki önermesine bakabiliriz: İnsanlar nesneleri birbirinden bağımsız parçalar olarak değil, anlamlı bir bütün hâlinde algılar; ayrıca eksik olanı zihinde tamamlama eğilimindedir.
Örneğin, bazı noktalara baktığınızda yalnızca noktalar değil, bir üçgen ya da kare görürsünüz. Dağınık lekelerden bir erkek, bir köpek veya ata binen bir insanı seçmek de mümkündür. Bazen şekli fark etmek biraz daha zaman alır; yine de parçaları bir araya getirip anlamlı bir bütün oluştururuz.
Eksik bir daire gördüğümüzde onu zihnimizde tamamlayarak daire olarak algılarız. İkinci resimde ne görüyorsunuz? Bir kedi değil mi? Belki ilk bakışta fark etmemiş olabilirsiniz ama bu sevimli kedinin kuyruğu ve bir kulağı yok. Yine de onu kedi olarak algılarız; çünkü zihnimiz eksik parçaları tamamlar.
Bu algı çalışmalarından hareketle Zeigarnik (1927), insanların tamamlanmamış işleri tamamlanmış işlerden daha iyi hatırladığını gösteren deneysel çalışmalar yaptı. Ovsiankina (1928) ise insanların yarım bıraktıkları işlere kendiliğinden geri dönüp onları tamamlama eğilimini inceledi. Bu bulgulardan hareketle Gestalt terapi yaklaşımında, kişinin tamamlayamadığı ihtiyaçlarına, temaslarına veya duygularına dönme; bunları tamamlayana kadar zihninde taşıma ve tamamlamak için yollar arama eğiliminde olduğu düşünülür.
Tamamlanmamış işler psikolojide ne demek?
Gestalt terapisinde tamamlanmamış işler, kişinin ihtiyaçlarını tatmin edici biçimde karşılayamamasıyla ilişkilidir. Bir ihtiyaç karşılanamadığında o ihtiyaca yönelik Gestalt, yani anlamlı bütün, tamamlanmadan kalabilir. Bu durum iki biçimde ortaya çıkabilir: Ya tamamlanmayı bekleyen bir süreç açık kalır ya da kişi süreci ihtiyaç ve duygularını karşılamadan, erken ve uygun olmayan biçimde kapatır. İkinci durumda Gestalt’ın sabitleşmesinden söz edilir.
Gündelik dilde tamamlanmamış iş denince akla ertelenen görevler gelebilir; ancak burada kastedilen yalnızca yapılmamış işler değildir. Karşılanmamış bir ihtiyaç, dile getirilememiş bir duygu veya önemli bir kişiyle çözümlenmemiş bir çatışma da zihinde tamamlanmamış olarak kalabilir. Tamamlanmamış işler psikolojide ne demek sorusunun yanıtı, bu nedenle, kişinin hâlâ dikkatini ve duygusal enerjisini meşgul eden açık kalmış ihtiyaç ve yaşantılarda aranır.
Günlük yaşamda tamamlanmamış işler
Kişi ihtiyaçlarını ne kadar kolay, kısa sürede ve tatmin edici biçimde karşılayabilirse kendini o kadar rahat ve huzurlu hissedebilir. Ancak bütün ihtiyaçları her zaman hemen karşılamak mümkün değildir. Bazen daha önemli veya daha zevkli bulduğumuz işlere öncelik verir, diğerlerini erteleriz. Sevgilinizle buluşmak için yapmanız gereken bir ödevi ya da gitmeniz gereken bir yeri erteleyebilirsiniz. Dişleriniz ağrımadığı sürece rutin kontrolü geciktirebilir, ağrı başladığında bile randevu almayı öteleyebilirsiniz.
Bazı kişilerse bunun tersini yapar: Önce zorunlu gördükleri işleri tamamlamaya veya başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır; bu sırada kendi ihtiyaçlarını geri plana iter. Ödenmemiş bir fatura, edilmemiş bir telefon, alınmamış bir kazak ya da yapılmamış bir ödev, taşıdığı önem ve aciliyete bağlı olarak zihni meşgul edebilir. Böyle işler biriktikçe kişi gerginliğin yanı sıra yetersizlik, yorgunluk veya tükenmişlik de hissedebilir.
İlişkilerde yarım kalan duygular ve çatışmalar
Günlük görevlerin tamamlanmaması yorucu olabilir; ancak önemli kişilerle yaşanan ve çözümlenmeden kalan çatışmalar daha derin izler bırakabilir. Böyle çatışmalar acı, üzüntü, keder, kızgınlık, öfke, kin, nefret, suçluluk veya utanç hissetmemize yol açabilir. Bu durumlarda ihtiyaç duyulan şey, duyguları uygun biçimde ifade edip paylaşmak ve çatışmayı ele almaktır.
Yakınlarıyla çatıştıktan sonra günlerce, hatta haftalarca küsen kişiler vardır. Küsmek, her iki tarafın da duygu ve düşüncelerini ifade etmesini engelleyerek arada yarım kalmış bir şeyler bırakabilir. Bir ilişkiyi bitirmekle küsmenin anlamı aynı değildir: Biten ilişkide tarafların birbirinden beklentisi kalmayabilir; küsmekteyse diğer kişiden hâlâ karşılanması beklenen bir şeyler vardır. Bu nedenle küsme, tamamlanmamış işlere verilebilecek örneklerden biridir.
Duygularını dile getiremeyen kişi, yaşadığı çatışmayı içinde taşımayı sürdürebilir. Bu yüzden çatışma sırasında küsmek yerine duyguları uygun biçimde ifade etmek ve karşılıklı konuşmaya alan açmak tercih edilebilir. Başka kişilerse hiçbir şey olmamış gibi davranmaya, yeni bir sayfa açmaya karar verir. Fakat önceki duygu ve düşünceler konuşulmadan, kabul edilmesi gerekenler kabul edilmeden veya affedilmesi gerekenler ele alınmadan verilen bu karar, ilişkide çözümlenmemiş konular bırakabilir. Eski çatışmalar da daha sonra yeniden gündeme gelebilir.
Geçmişte yaşanan bazı ağır olaylar da kişinin içinde tamamlanmamış olarak kalabilir. Taciz, tecavüz, şiddet, terör veya savaşa maruz kalmak ya da tanık olmak; deprem, sel, yangın gibi afetler yaşamak; kaza, hastalık veya ameliyat geçirmek bu yaşantılara örnek verilebilir. Suçluluk ya da utanç uyandıran deneyimler de yıllar sonra hatırlandığında yoğun duygulara yol açabilir. Bir grup veya önemli bir kişi tarafından dışlanmak, mastürbasyon yaparken görülmek ya da bedeni hakkında incitici sözlere maruz kalmak bunlar arasındadır. Aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen bu anılar hâlâ yoğun olumsuz duygular uyandırıyorsa, kişi için tamamlanmamış bir yaşantı olarak ele alınabilir.
Burada sözü edilen tamamlanmamış işler, kişinin hatırlayabildiği yaşantılarla ilgilidir; kişi duygularıyla yüzleşmeye hazır olduğunda bu anıları ele almak mümkün olabilir. Çocuklukta yaşanan ve acı, kırgınlık, korku, öfke, suçluluk veya utanç uyandıran bazı deneyimlerse hatırlanmayabilir. Bu yaklaşımda, böyle yaşantıların Gestalt’ın sabitleşmesiyle ilişkili olabileceği düşünülür.
Gestalt’ın sabitleşmesi ve çocuklukta öğrenilen tepkiler
Çocuk, zorlayıcı yaşantıların uyandırdığı yoğun duygularla baş etmek için yeterli desteğe veya beceriye sahip olmayabilir. Bu duygulardan korunmaya çalışırken, ihtiyacını karşılamaktan vazgeçebilir; ihtiyacına yönelik süreci tam anlamıyla tamamlayamadan erken ve uygun olmayan biçimde kapatabilir. Gestalt yaklaşımında bu duruma Gestalt’ın sabitleşmesi denir. Bu kavramla, doğal bir tepkinin engellenmesi ve onun yerine başka tepkilerin yerleşmesi anlatılır.
Ahmet’in öyküsü buna örnektir. Ahmet üzüldüğünde anne-babası onu dinleyip yatıştırmak yerine “erkekler ağlamaz” diyerek kızıyordu. Öte yandan babası, Ahmet girişken veya öfkeli davrandığında “işte benim cesur oğlum” ya da “erkekler böyle atak ve güçlü olmalıdır” diyerek onu övüyordu. Bu tepkiler tekrarlandıkça Ahmet önce üzülünce ağlamamaya, sonra üzüntüsünü ifade etmemeye, ardından üzüntüsünü fark etmemeye başladı. Sonunda üzüntüsünü öfke şeklinde ifade etti. Böylece “üzülmek yerine öfkelenmek” onun için sabit bir örüntüye dönüştü.
Aydan yaramazlık yaptığında “iyi çocuk olduğun zaman yanımıza gel” denerek odasına gönderiliyordu. Yalnız ve suçlu hissettiği odada kendini yatıştırmak için dolapları düzeltiyor, oyuncaklarını simetrik biçimde diziyordu. Bu durum tekrarlandıkça yalnızlık ve suçluluk duygularını fark etmeden de dolapları toplamaya ve eşyaların simetrisini kontrol etmeye başladı. Yetişkin olduğunda evdeki en küçük dağınıklığa tahammül edemeyen, eşi ve çocuklarına bu nedenle kötü davranan sinirli bir anne hâline geldi.
Aylanur ise annesinden “çok işim var, şimdi seninle uğraşamam”, “beni meşgul etme, canım sıkkın” ve “git başımdan, beni rahat bırak” gibi sözler duyuyordu. Sevgi ve ilgi ihtiyacının karşılanmadığı bu anlarda nefesini tutup göğüs kaslarını gererek acı ve üzüntüsünü bastırmaya çalışıyordu. Bu tepkiler tekrarlandıkça nefesini tutması, göğüs kaslarını kasması ve kambur duruşu belirginleşti; alçak sesle konuşan, içine kapanık biri oldu.
Üç örnekte de çocuklar kendilerini acı çekmekten korumaya çalışıyor: Ahmet öfkeleniyor, Aydan dolapları tekrar tekrar topluyor, Aylanur ise bedenini kapatıp geri çekiliyor. Bunun bedeli, sevgi ve ilgi ihtiyaçlarının karşılanmadan kalması ve zamanla kişinin neye ihtiyaç duyduğunu bile fark edememesidir. Ailenin önemsemediği ihtiyaçları çocuk da zaman içinde önemsememeyi öğrenebilir.
Çocuğun kendini acıdan veya kötü muameleden korumak için geliştirdiği tepkiler, ilerleyen yıllardaki fiziksel, duygusal, davranışsal ve bilişsel süreçlerini etkileyebilir. Geçmişte tamamlanmamış bir ihtiyacı olan kişi, bugünkü koşullar çocukluğundakinden farklı olsa bile benzer biçimde tepki verebilir. Farkında olmadan, geçmişte karşılayamadığı ihtiyacı şimdi karşılamaya çalışması anlaşılır bir çabadır. Ancak ihtiyacını fark edemiyor ve onu karşılamak için eskiden öğrendiği işlevsiz yolları kullanıyorsa, aynı ihtiyaç yine karşılanmayabilir.
Ahmet üzüldüğünü söylemek yerine öfkelendiğinde, çevresindekilerin onu anlaması ve ona anlayış göstermesi zorlaşır. Aydan çocuklarıyla oynamak veya eşiyle hoş vakit geçirmek yerine evi sürekli topladığında, üstelik eşyaları dağıttıkları için onlara kızdığında, yakınlarının ona yaklaşmasını güçleştirir. Aylanur sevgi ve ilgi görmek için insanlarla temas kurmak yerine alçak sesle konuşup geri çekildiğinde, istediği yakınlığı bulamayabilir. Böylece üçü de ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanır; geçmişte başlayan süreç kapanmadan kalır.
Sabitleşmiş bir örüntüde kişi hangi ihtiyacının olduğunu veya onu nasıl karşılayacağını göremeyebilir. Fiziksel, duygusal, davranışsal ve bilişsel tepkiler ilk ihtiyaçtan uzaklaştığında, aralarındaki bağlantıyı kurmak da zorlaşır. Kişi ne yaptığının, bunu nasıl yaptığının ve hangi amaçla hareket ettiğinin farkında olmayabilir. Bu nedenle ortaya çıkan tepkiler, tamamlanmamış ihtiyaçla ilgisizmiş gibi görünebilir.
Tamamlanmamış işler zihni nasıl etkiler?
Tamamlanmamış işler, tamamlanmış süreçler gibi arka planda kaybolmayabilir; dikkati tekrar tekrar kendilerine çekebilir. Gestalt yaklaşımındaki şekil ve fon ilişkisiyle anlatırsak, arka planda duran konu yeniden öne çıkmak için fırsat bulur. Böylece kişinin içinde bulunduğu ana ve yeni yaşantılara odaklanması güçleşebilir.
Önemli bir haber beklerken veya canımız bir konuya sıkılmışken, yanımızdakiler ne kadar ilginç şeyler anlatsa da onları tam olarak dinleyemeyebiliriz. Başka bir kişiden ya da durumdan kaynaklanan olumsuz duygularımızı o sırada yanımızda bulunanlara yansıtabiliriz. Örneğin bazı kişiler, neye kızmış olurlarsa olsunlar, öfkelerini trafikte karşılarına çıkan kişilerden çıkarmaya çalışırlar.
Zihin aynı olayın etrafında dönüp durabilir: “Ne olmuştu?”, “Ne demişti?”, “Ben ne demiştim?”, “Ben ne yapmıştım?”, “Nasıl yapmıştım?” gibi sorular tekrar tekrar gündeme gelir. Tamamlanmamış işler zihni nasıl etkiler sorusunun yanıtı, yalnızca bir görevi hatırlamakta değil; dikkatin, duyguların ve yeni yaşantılara ayrılabilecek enerjinin de bu açık kalmış konuya yönelmesinde bulunabilir.
Kaynak metinde tamamlanmamış işlerin etkilerinin belirginleşebileceği durumlardan biri olarak travma sonrası stres bozukluğu anılır. Bu yaklaşımda kişi, yaşadığı travmayla baş edebilmek için onu hatırlamamaya veya ona eşlik eden duyguları bastırmaya çalışabilir; yaşantı da ele alınmadan kalabilir. Travma ve travma sonrası belirtiler kişiden kişiye değişebilir; burada anlatılan çerçeve tanı koymanın yerine geçmez. Bazı tamamlanmamış konular cinsellik, güzellik veya başarılı olma çevresinde de yoğunlaşabilir. Kişi yaşamını bu konuya göre düzenleyip sürekli onunla meşgul olduğunda, yeni ve farklı konulara ayırabileceği enerjinin azaldığını hissedebilir.
Gestalt terapisinde tamamlanmamış işler nasıl ele alınır?
Gestalt terapisi yaklaşımında tamamlanmamış işlerle çalışmanın amacı, kişinin bu süreçleri fark etmesine; ilgili anılar üzerinden temel ihtiyaçlarını tanımasına; duygularını ifade etmesine ve bu ihtiyaçlarını bugün karşılayabilmek için alternatif yollar geliştirmesine yardımcı olmaktır. Böylece kişi, geçmiş yaşantının etkisini bugünde daha iyi anlayabilir ve dikkatini şimdiye ve yeni yaşantılara yöneltebilir.
Bazı danışanların ele almak istedikleri pek çok konu vardır ve nereden başlayacaklarını bilemeyebilirler. Böyle durumlarda terapist, danışanın en önemli bulduğu şikâyetlerden başlayıp bunlarla tamamlanmamış işler arasında bir bağlantı olup olmadığını araştırabilir. Yakınlarla ve yaşamda önemli yer tutmuş kişilerle ilişkiler üzerinde durulabilir; ardından danışanın önemli bulduğu anılar belirlenip, uygun olduğunda, sanki o anda yaşanıyormuş gibi ele alınabilir.
Zehra’nın terapi sırasında hatırladığı belirgin anılardan biri, babasının ağabeyini dövdüğü, annesinin bir köşede ağladığı ve kendisinin masanın altına saklanıp olanları izlediği sahneydi. Bu tür sahneler çocukluğunda sık sık tekrarlanmıştı. Zehra olayı terapi sırasında canlandırırken üst bedeni öne eğik, omuzları kalkıktı ve gözleri dolmuştu. Kendini çok korkmuş ve çaresiz hissettiğini anlatmıştı.
Anıların bugünkü yaşama etkisi de ele alınır. Zehra işinde başarılı, üst düzey bir yöneticiydi; okul hayatında başarılı ve uyumlu olmuş, ailesine “asla sorun yaratmamış” olmaktan gurur duymuştu. Terapiye başvurduğunda on yıllık evli ve iki çocuk annesiydi. Arkadaşları ve çocuklarıyla ilişkilerinde sorun yaşamazken evliliğinde ciddi sorunlar yaşıyordu. Sürekli sırt ve baş ağrıları çekiyor, kendini yalnız ve yorgun hissediyor, ağrıları nedeniyle uyuyamıyor ve dikkatini toplamakta zorlanıyordu. Eşi giderek evden uzaklaşıp düşmanca tavırlar göstermeye başlamıştı. Zehra sıkıntılarından kimseye söz etmiyor, çocuklarının ve anne-babasının bunları fark etmemesi için çaba harcıyordu.
Bu örnekte, geçmişten alınan mesajların bugünkü davranışlarla bağlantısı da araştırıldı. Zehra’nın içine aldığı önemli mesajlardan biri “kendi ayakların üzerinde dur ve sorun çıkarma” idi. Babasıyla ağabeyi arasındaki çatışmaları ve annesinin çaresizliğini izlerken kimsenin onunla ilgilenebilecek durumda olmadığını düşünmüş, kendisinin de sorun çıkarmaması gerektiğine karar vermişti. Sevgi ve ilgi ihtiyacını sorun yaratmayarak, hatta anne babasının arasını düzeltmeye çalışarak karşılamaya yönelmişti. Bu yolla başarı ve takdir edilme ihtiyaçlarını karşılamış olsa da olduğu gibi davranma ve olduğu gibi sevilme ihtiyaçları karşılanmadan kalmıştı.
Gestalt terapi yaklaşımında kullanılan yöntemlerden biri tek veya çift boş sandalye çalışmasıdır. Danışan, günlük yaşamında, yakın geçmişinde ya da çocukluğunda olumsuz duygular yaşamasına yol açmış bir kişiyi karşısındaki boş sandalyede hayal ederek ona duygu ve düşüncelerini ifade edebilir. Çift sandalye uygulamasında danışan daha sonra diğer sandalyeye geçerek o kişinin yerini alır ve önceki sözlere onun bakış açısından yanıt verir. Bu çalışmalar, kişinin kendini ifade etmesine ve yaşadığı duyguları fark etmesine alan açabilir. Uygulamanın nasıl ve ne zaman yapılacağı terapist ile danışanın çalışmasına bağlıdır; anlatılan yöntemler kişinin tek başına uygulaması için bir talimat değildir.
Geçmişle temas ederek bugünü yaşamak
Terapi çalışmalarının amacı, geçmişin olumsuz etkilerinden uzaklaşıp bugünü daha tam ve tatmin edici biçimde yaşayabilmeye yardımcı olmaktır. Tamamlanmamış işlerini ele alan kişi, geçmişiyle, kendisiyle ve diğer insanlarla daha iyi temas kurmayı; kendi ihtiyaçlarını fark edip uygun biçimde ifade etmeyi ve karşılamayı öğrenebilir. Yaşama daha enerjik ve etkin katılabilmesi de bu sürecin hedefleri arasındadır.
Bu çalışma kolay olmayabilir. Daha önce yaşamaktan kaçınılan öfke, suçluluk, utanç veya üzüntü terapi sırasında ortaya çıkabilir; direnç görülmesi de sürecin doğal bir parçası olabilir. Bu nedenle terapide tamamlanmamış işlerle çalışırken kişinin hızını ve ihtiyaçlarını gözetmek, temas biçimlerini ve yaşadığı güçlükleri ele almak önemlidir. Gestalt terapisinde tamamlanmamış işler üzerinde çalışmak, geçmişi değiştirmek değil; geçmişte karşılanmadan kalan ihtiyaç ve duyguların bugünkü yaşama etkisini fark ederek yeni yollar geliştirmektir.
Kaynak: Gestalt Terapi (Bütünleşmek ve Büyümek)
Doç. Dr. Ceylan Baş






