Dinlemeyi biliyor muyuz?

Dinlemekte en önemli şey, o anki ruh hâlimizdir. Fırsatımız varsa önce kendimizi gözden geçirelim. Konuşmaya uygun bir durumda değilsek bunu karşımızdakine açıkça söyleyebiliriz. Şartlar konuşmayı ertelemeye elvermiyorsa bize aktarılanları tarafsızca not edip daha sonra yeniden değerlendirmek de mümkündür. Hayatta dikkatimizi dağıtan çok şey var; rutin işlerimiz ve alışkanlıklarımız, karşımızdakini gerçekten dinlememize engel olmamalı.

Etkili dinleme, önce dinlemeye hazır olmakla başlar

İşitmekle dinlemek aynı şey değildir. Birinin sözleri kulağımıza ulaşabilir ama zihnimiz başka bir işle, geçmişte yaşadığımız bir olayla ya da o sırada hissettiğimiz gerginlikle meşgul olabilir. Etkili dinleme için dikkatimizi konuşana çevirmemiz, aceleyle yargıya varmadan ne anlatıldığını anlamaya çalışmamız gerekir. İletişimde dinlemenin önemi de burada ortaya çıkar: Dinlenmediğini hisseden kişi bunu çoğu zaman fark eder ve konuşma karşılıklı bir alışveriş olmaktan çıkar.

Bir arkadaşımın anlattığı şu fıkra, dinleme ile işitme arasındaki farkı güzel anlatıyor:

Adam doktora gider:

“Doktor Bey, galiba karımda işitme kaybı başladı. Ne yapabiliriz?”

Doktor şöyle der:

“Eve gittiğinizde karınızın arkasında, biraz uzakta durun ve normal bir sesle ona soru sorun. Sizi duymazsa biraz yaklaşın ve sorunuzu tekrarlayın. Hangi mesafede duyduğunu tespit edelim; ona göre bir tedavi uygularız.”

Adam eve döner. Karısı mutfakta yemek hazırlamaktadır. Adam mutfağın kapısında durup normal bir sesle sorar:

“Hayatım, ne yiyoruz bu akşam?”

Karısı cevap vermez. Adam birkaç adım yaklaşır ve sorusunu tekrarlar. Yine cevap alamayınca kadının yanına kadar gelir:

“Hayatım, ne yiyoruz bu akşam?”

Karısı öfkeyle dönüp cevap verir:

“Üçtür köfte diyorum ya!”

Bir arkadaşım bu fıkrayı anlatınca iletişim üzerine yazdıklarımı gözden geçirdim. İletme üzerinde durduğumu, dinlemeye ise yeterince yer vermediğimi fark ettim. Bu yazıda dinlemenin üzerinde durmak istiyorum.

Dinleme becerileri: anlamadığında sormak, dikkatini korumak

En büyük hatalarımızdan biri, dinliyor gibi görünüp aslında dinlememektir. Konuşan kişi bunu er ya da geç fark eder ve rahatsız olur. Dinleyemeyecek durumdaysak bunu söylemek, karşımızdakine değer verdiğimizi gösterir; çünkü onu yarım yamalak dinlemek yerine konuşmaya gerçekten hazır olduğumuz bir zamanı önermiş oluruz.

Dinlerken duyduğumuz bir söz geçmişteki bir olayı, kişiyi ya da durumu hatırlatabilir. O an zihnimizde geçmişe bir çapa atılır ve konuşanın söylediklerini olduğu gibi duymak zorlaşır. Gergin, saldırgan duygularla ya da önyargılarla dinlemeye başlamak da aynı sonucu doğurabilir. Karşımızdakini anlamak için zihnimizi mümkün olduğunca berrak tutmalı; kendi çağrışımlarımızı onun anlatmak istediği şeyle karıştırmamaya çalışmalıyız.

Anlamadığımızda anlıyor gibi yapmak da doğru değildir. Bir ayrıntıyı kaçırdıysak konuşmaya ara verip açıklama isteyelim. Böylece konuşan kişi neyi anladığımızdan emin olur; hangi noktaların açıklığa kavuşması gerektiğini bildiği için daha rahat devam eder. Anlıyor gibi görünmek başlangıçta puan kazandırabilir ama kilit önemdeki bir bilgiyi atlamamıza yol açabilir. Salak gibi görünmek, salak olmaktan iyidir.

Konuşulan konu bize önemsiz gelebilir; karşımızdaki içinse hayati önem taşıyabilir. Ona zaman ayırıyorsak söylediklerini anlamak için de çaba göstermeliyiz. Aksi hâlde hem onun hem de kendi zamanımızı boşa harcarız. Unutkanlık ayıp değildir; yorgunluk ve yoğunluk unutkanlığa yol açabilir. Ancak bunun için önlem almamak bazen affedilir olmaktan çıkar. Böyle zamanlarda not almak en güzel yoldur. İyi bir dinleyici nasıl olunur sorusunun tek bir cevabı yok; fakat dikkatini vermek, anlamadığı yeri sormak ve gerektiğinde not almak bu çabanın temel parçalarıdır.

“Leb demeden leblebiyi anlamak” ilk bakışta zekice ve takdir edilesi görünebilir ama her zaman doğru bir yaklaşım değildir. Eksik kalan mesajı kendi varsayımlarımızla tamamlamak, konuşanın hiç kastetmediği bir anlamı ona yüklememize neden olabilir. “Şey”li cümlelerde de anlatılmayan boşluklar kalabilir. Bu boşlukları kendimiz doldurmak yerine, ne kastedildiğini sormak daha sağlıklıdır. Karşımızdakini anlamanın önündeki en büyük engellerden biri önyargılarımızdır.

Bununla ilgili bir öykü aktarmak isterim:

İş adamı tıraş olurken berberiyle sohbet etmektedir. Kapının önünden ağır ağır geçen paspal bir çocuğu görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar:

“Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak, dikkat et şimdi…”

Berber çocuğa seslenir:

“Ali, buraya gel!”

Çocuk dükkâna girer ve yüzünde aptalca bir sırıtmayla berberi selamlar. Berber iş adamının kulağına sessizce, “Bak şimdi,” diye fısıldar. Bir elinde beş yüz bin, diğer elinde beş milyonluk banknot vardır. Çocuğa sorar:

“Hangisini istiyorsan alabilirsin?”

Çocuk iki banknota da bakar ve sonunda beş yüz binlik banknotu hızla çekip alır. Berber iş adamına dönerek güler:

“Gördün mü? Sana söylemiştim.”

Tıraş bitince iş adamı sokağa çıkar. Az ileride kendi kendine oynayan Ali’yi görür ve neden beş milyonluk değil de beş yüz binlik banknotu aldığını sorar. Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla cevap verir:

“Hehehe… Eğer beş milyonluğu alırsam oyun biter!”

Berber çocuğun davranışını kendi önyargısına göre yorumlamış, gördüğünü anlamadan hüküm vermiştir. Dinlerken de benzer biçimde, karşımızdakinin sözlerini kendi varsayımlarımıza göre tamamlayabiliriz. Boş bakışlar ve esnemeler, konuşanı dinlemediğimizi ele verir. Bu tür olumsuzlukları fark etmek, dinleme biçimimizi değiştirebilmemizin ilk adımıdır.

Dinleyici türleri: konuşanı dinlemenin önündeki alışkanlıklar

Şimdi bazı dinleyici türlerinden söz etmek isterim. Bunlar değişmez kişilik etiketleri değil; zaman zaman hepimizin içine düşebileceği dinleme alışkanlıklarıdır:

  • Her şeyi bildiğini düşünen dinleyici: Leb demeden leblebiyi anladığını göstermek ister, karşısındakinin sözünü sık sık keser. Kendi söyleyecekleri, dinlediği kişinin anlattıklarından daha önemli hâle gelir. Karşısındakini bilgisiz ya da söylediklerini boş görür; bu tutumunun farkına varması ise kolay olmayabilir. Çevresindeki dostların uyarısı yardımcı olabilir ama değişim sabır ve uğraş ister.
  • Sürekli karşılaştırma yapan dinleyici: Siz bir şey anlatırken sözünüzü kesip kendi deneyimlerinden ya da çevresindeki kişilerden örnek vermeye başlar. Karşılaştırma bazen işe yarasa da fazlası, anlatılanı dinlemek yerine kendi hayatıyla bağlantı kurma çabasına dönüşür. Böylece sizin ne söylediğiniz arka planda kalır.
  • Anlatımınızı düzeltmeye çalışan dinleyici: Siz konuşurken anlattığınız şeyden çok, bunu daha iyi ve güzel nasıl anlatabileceğinizle ilgilenir. Sizi iyi bir anlatıcı olarak görmediği için anlatımınızı düzeltmeye odaklanır; bu sırada dinlemekten uzaklaşır.
  • Kendi dertleriyle meşgul dinleyici: Dertleri başından aşkındır; sizin sıkıntılarınız ona kendi sorunlarının yanında devede kulak gibi gelir. Siz anlatırken o kendi dertleriyle uğraşır. Deprem olsa, kendi dertleri yüzünden depremle ilgilenecek hâli yoktur. Onu dertleriyle baş başa bırakabilirsiniz; dertlerini dinlemeye başladığınızda ise bu kez anlatan o olur.
  • Yargıç gibi dinleyen kişi: Anlattıklarınıza bir yargıç gözüyle bakar; yeri geldiğinde dedektif, avukat ya da hâkim gibi sorular sorar. Dikkatli dinliyor gibi görünse de bazen mesajın özünden uzaklaşıp ayrıntılara takılabilir.
  • Sözünüzü kesen dinleyici: Konuşmanız o kadar sık bölünür ki anlatacaklarınıza konsantre olamazsınız. Üstelik sözünüzü kesmek için kendince haklı nedenleri vardır: Yanlış ya da eksik anlattığınızı, hatta anlattıklarınızın gerekli olmadığını düşünür. Böylece dinlemek yerine konuşmanın yönünü kendi belirler.
  • Sürekli şikâyet eden dinleyici: Ne kadar çaba gösterirseniz gösterin şikâyetleri bitmez. Her şeye olumsuz bakar, her şeye bir kulp takar. Siz ağzınızla kuş tutsanız, “Niçin bu kuşların tüyleri duruyor?” der.
  • Dinlediğini dedikodu konusu yapan kişi: Siz sorunu çözmeye çalışırken o, anlattıklarınızdan dedikodu çıkaracak bir konu arar. Dinlerken bu amaca öyle odaklanır ki konuşanın asıl derdi gözden kaçar.

Yukarıda saydıklarımızdan hiçbirini kendinize yakıştırmamış olabilirsiniz. Belki de bazılarını kabul etmek zor gelmiştir. Gerçeği görmek için çevrenizin yorumlarını dikkate alabilir, onlardan açıkça geri bildirim isteyebilirsiniz. Elbette çevrenizdeki insanların da yanılabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Amaç kendimizi etiketlemek değil; dinlerken hangi alışkanlıklarımızın karşımızdakini anlamamıza engel olduğunu fark etmektir.

Umarım karşınızdaki konuşmacıya, şu hikâyedeki yaşlı kadının haklı olduğunu dile getirme fırsatı vermiyorsunuzdur.

Duyma problemi olan 85 yaşındaki bir kadının öyküsünü dinlemiştim. Kadın doktoruna gider. Doktor onu muayene ettikten sonra, “Duyma sorununuzu düzeltecek olanaklarımız var artık. Ameliyat için sizce hangi gün uygun?” der.

Kadın şöyle cevap verir:

“Ameliyat olacağımı nereden çıkardın, ameliyat olmak istemiyorum, 85 yaşındayım ve bugüne kadar duyduklarım bana yeter, yeterince duydum.”

Dinlemek, yalnızca söylenen sözleri duymak değil; karşımızdakinin ne anlatmaya çalıştığına dikkat vermektir. Kendi ruh hâlimizi, önyargılarımızı ve dinleme alışkanlıklarımızı fark ettikçe bunu daha iyi yapabiliriz. Peki, biz gerçekten dinlemeyi biliyor muyuz?

Yazan: M. Abdullah YILMAZ

etkili dinleme
Bireysel Danışmanlık

Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız

Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız

Benzer Gönderiler