Allah ile Aldatmak: Yaşar Nuri Öztürk’ten Arapçılık ve Dil Tartışması

Yaşar Nuri Öztürk’ün Allah ile Aldatmak kitabından alınan bu bölüm, dini duyguların Arap ırkını veya Arapçayı üstün göstermek için kullanılmasına itiraz ediyor. Yazarın temel sorusu şu: Kutsal olan dil midir, yoksa dilin taşıdığı mesaj mı? Öztürk, bu soruyu Kur’an’daki Arap ve a’rab kullanımları, tarihsel örnekler ve ibadet dili tartışması üzerinden ele alıyor. Aşağıdaki değerlendirmeler, yazarın kitapta savunduğu görüşleri ve dayandırdığı kaynakları yansıtmaktadır.

Kur’an’da a’rab kelimesi ve Araplar

Öztürk, Arapları ifade etmek için Kur’an’da a’rabî veya arab kelimelerinin çoğulu olan a’rab sözcüklerinin kullanıldığını belirtir. Ona göre, sonraki bazı Arap dilcileri bu kullanımları yalnızca bedevîlerle, yani göçebe veya kırsal topluluklarla sınırlayarak açıklamıştır. Yazar, bu yorumun Kur’an’daki ifadelerin doğurduğu rahatsızlığı gidermeye yönelik olduğunu savunur. Kötülüğü köylülüğe bağlamanın doğru olmadığını vurgular ve bu açıklamanın şehirli Arapların hangi sözcükle ifade edildiği sorusunu cevapsız bıraktığını söyler.

Allah ile aldatmak

Öztürk, bu noktada İsfahanlı Râgıb’ın el-Müfredat adlı eserindeki açıklamaya başvurur. Râgıb’ın aktarımına göre:

“Arab, İbrahim’in oğlu İsmail’in zürriyetinin adıdır. A’rab kelimesi de, esasında bu arab kelimesinin çoğuludur.”
(Râgıb, el-Müfredat, arb. Maddesi)

Yazar, a’rab kelimesinin daha sonraki dönemlerde bedevî Araplar için kullanılmasının ilk anlamı değiştirmediğini ileri sürer. Bu yoruma göre Kur’an’da a’rab, Arap toplumunu ve Arap ırkına mensup insanları ifade eder. Öztürk ayrıca, Kur’an’da kelimenin geçtiği yerlerin çoğunda olumsuz davranışlarla birlikte anıldığına dikkat çeker. Bu ayetleri bir ırk hakkında değişmez bir hüküm olarak değil, yazarın Kur’an diline ilişkin yorumunun dayanakları olarak okumak gerekir.

Öztürk’ün aktardığı ayet örnekleri

Yazar, a’rab kelimesinin geçtiği ayetlerden şu örnekleri sıralar:

  1. Tevbe 90: Seferden geri kalmak isteyenlerin mazeret ileri sürmeleri ve Allah’a ve resulüne yalan söyleyenlerin durumu anlatılır. Ayet aktarımında, özür bahanesiyle izin isteyen bedevîlerden ve yerlerinde kalanlardan söz edilir.
  2. Tevbe 97: Bedevîlerin küfür ve nifak bakımından daha şiddetli oldukları, Allah’ın resulüne indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımaya daha az yatkın bulundukları belirtilir.
  3. Tevbe 98: İçlerinden bazılarının infakı angarya saydığı ve müminlerin başına belalar gelmesini beklediği aktarılır.
  4. Tevbe 101: Çevredeki bedevîler arasında ve Medine halkında münafıkların bulunduğu ifade edilir.
  5. Tevbe 120: Medine halkının ve çevredeki bedevîlerin Allah’ın resulünü yalnız bırakmaları kınanır; Allah yolunda karşılaşılan güçlüklerin karşılığının boşa gitmeyeceği bildirilir.
  6. Fetih 11-12 ve 16: Geri kalanların mazeretleri, kalplerinde olmayanı dilleriyle söylemeleri ve yaklaşan mücadelede yüz çevirme ihtimali ele alınır.
  7. Hucurât 14: İman ettiklerini söyleyen bedevîlere, imanın henüz kalplerine girmediği ve Müslüman olduklarını söylemelerinin daha uygun olduğu bildirilir.

Bu örneklerden hareket eden Öztürk, Kur’an’daki anlatımı sonraki sözlük yorumlarıyla etkisizleştirme çabasına karşı çıkar. Onun tartışması, ayetlerin nasıl yorumlanacağı kadar, dinî metinlerden hareketle bir topluluğa üstünlük veya aşağılık atfetmenin doğru olup olmadığı üzerinedir.

İslam’da Arap ırkının üstünlüğü iddiası

Öztürk, Arap ırkının üstün olduğu düşüncesinin tarih boyunca Arap olmayan Müslümanları “acem” ve “mevâli” gibi adlarla ötekileştirdiğini savunur. Mevâli sözcüğünün köle veya azatlı köle anlamında kullanıldığına, bu anlayış içinde bir mevâlinin meziyetlerinin onu bir Arapla eşit görmeye yetmediğine dikkat çeker.

Bu tavrı anlatırken Hasan el-Basrî örneğini verir. İslam düşüncesinde önemli bir bilgin ve ahlak örneği olarak görülen Hasan el-Basrî’nin ve dönemin başka mevâli bilginlerinin horlandığını, Arap kızlarıyla evlenmelerine izin verilmediğini aktarır. Öztürk’e göre bu tür uygulamalar, dini bir topluluğun ırksal üstünlüğünü meşrulaştırmak için kullanmanın örnekleridir.

Yazarın itirazı, peygamberin Arap toplumundan çıkmış olmasının o toplumu diğerlerinden üstün kıldığı iddiasına yöneliktir. Kur’an’ın hiçbir ırkın üstünlüğünü ilan etmediğini; peygamber gönderilmesinin de kan, soy veya coğrafya üzerinden bir üstünlük ölçüsüne dönüştürülemeyeceğini savunur. Öztürk’ün yorumunda üstünlük, ırka değil niyet ve gayrete bağlıdır. Ayrıca Kur’an’da bütün toplumlara peygamber gönderildiği bildirildiği için, peygamberliğin yalnızca Araplara özgü bir ayrıcalık sayılamayacağını belirtir.

Öztürk, Arapları sevmenin dinî bir emir olduğu iddiasının da bu üstünlük anlayışını beslemek için kullanıldığını ileri sürer. Bu iddianın Kur’an’dan çıkarılamadığını, bunun yerine Hz. Peygamber’e atfedilen sözlere başvurulduğunu söyler. Kitapta uydurma olduğunu savunduğu bir rivayeti de aktarır: “Ümmetimden ilk şefaat edeceklerim, beni görüp bana iman ederek beni tasdikleyen Araplardır. Onların ardından da Arapların beni görmeden bana iman edip beni görmek arzusu taşıyanlara şefaat edeceğim.”

Yazar, bu sözde şefaatin Araplara ayrılmış gibi sunulmasına itiraz eder ve Kur’an’ın böyle bir ırksal ayrıcalık tanımadığını savunur. Bu nedenle söz konusu rivayeti, dine saygı duygusunun Arap üstünlüğü fikrine dayanak yapılmasının bir örneği olarak değerlendirir.

İslam’da Arapça kutsal mıdır?

Öztürk’e göre Allah ile aldatmanın bir başka ayağı, Arapçayı “Allah’ın dili” ilan ederek onu ibadetin vazgeçilmez ve kutsal dili gibi sunmaktır. Yazar, Arapçanın kutsallaştırılmasının dinî bir zorunluluk olarak dayatılmasına karşı çıkar. Ona göre kutsal olan, vahyin taşıdığı mesaj ve Allah’ın bildirdiği gerçeklerdir; dil ise bu mesajı ileten araçtır.

Öztürk bu düşüncesini, peygamberlerin hitap ettikleri toplumların diliyle konuştuğu ve vahiy aldığı yönündeki Kur’an anlatımına dayandırır (İbrahim 4). Her topluma peygamber gönderildiğini belirten yazar, hiçbir dilin dinî bakımdan diğerinden üstün sayılamayacağını savunur. Dillerin Allah’ın ayetleri arasında anıldığı Rûm suresinin 22. ayetini de bu görüşle ilişkilendirir.

Kur’an’ın Arapça indirilmesini ise ilk muhataplarının bu dili konuşmasıyla açıklar. Öztürk’e göre vahyin Arapça oluşunun hikmetleri, mesajın muhataplarca anlaşılması, onların uyarılması ve metin üzerinde düşünüp öğüt alabilmesidir. Bu çerçevede Arapçanın vahyin ilk muhataplarının dili olması, başka dillerin değersiz veya kutsallıktan uzak olduğu sonucunu doğurmaz.

Yazar, özellikle “tedebbür” kavramının altını çizer: Kur’an’ı okumak, yalnızca kelimeleri seslendirmek değil, okunan metni anlayıp üzerinde düşünmektir. Arapça bilmeyen bir Müslümanın bu amacı gözetebilmesi için Kur’an’ı anladığı dildeki çevirisinden okumasını gerekli görür. Böylece “İslam’da Arapça kutsal mıdır?” sorusuna, dilin kendisinin değil mesajın kutsallığını öne çıkaran bir cevap verir.

Öztürk’ün tarih yorumuna göre, Emevî yönetimi döneminde Arap olmayan Müslümanların mevâli adıyla aşağılanması ve Arapçanın üstünlüğünün kurumsallaştırılması bu anlayışın yayılmasına katkıda bulunmuştur. Yazar, bu sürecin fıkıh ve kelam kaynaklarına da yansıdığını; Arapça okuyup yazamayanların “ümmi” sayılması gibi yaklaşımların bu hiyerarşiyi sürdürdüğünü ileri sürer. Bu iddialar, kitabın tarih ve din yorumuna ait değerlendirmeleridir.

Dil mi kutsal, mesaj mı?

Öztürk’ün tartışmasının merkezindeki soru budur: Dil mi kutsal, mesaj mı? Yazar, bir dil kutsallaştırıldığında o dille bağlantılı toplumun, ırkın ve kültürün de aynı kutsallık halesi içine alınabileceğini söyler. Böylece dili taşıdığı mesajın önüne geçirmek, mesajın anlaşılmasını ikinci plana iter.

Bu düşünceyi açıklamak için Engizisyon döneminde İncil’in başka dillere çevrilmesine izin verilmemesini örnek gösterir. Ona göre metni anlayamayan kişiler, anlamak için ruhban sınıfına bağımlı hâle gelmiş; dinî bilginin denetimi bu sınıfın elinde toplanmıştır. Öztürk, bu örnek üzerinden, kutsal dil iddiasının halkla mesaj arasına bir otorite katmanı koyabileceğini ileri sürer. “Haraç” benzetmesiyle de insanların mesajı öğrenebilmek ve kutsal sayılan kelimeleri telaffuz etmeyi öğrenmek için bu otoriteye bağımlı kılınmasını eleştirir.

Yazara göre dilin kutsallaştırılması, bir yandan mesajı öğrenmek için dinî otoritelere duyulan ihtiyacı, diğer yandan yalnızca kelimeleri telaffuz etmeye dayalı öğretimi besler. Bu yüzden onun açısından asıl mesele, Arapçanın öğrenilmesi değil; Arapçanın mesajı anlamanın önüne geçirilip geçirilmeyeceğidir.

Öztürk, Kur’an’ın her dile çevrilip halkın yararlanmasına açılması gerektiğini savunur. Atatürk’ün Kur’an çevirisi düşüncesini ve Elmalılı Hamdi Yazır’ın çevirisini anarken, bu yaklaşımın İmam-ı Azam’a atfedilen görüşle de örtüştüğünü belirtir. Yazarın aktardığına göre İmam-ı Azam, Kur’an’ın her dile çevrilebileceğini ve çevirisiyle namaz kılınabileceğini düşünmüştür. Öztürk’ün bu bölümdeki temel savı, vahyin mesajının anlaşılabilmesi için çevirinin gerekli olduğudur.

Kur’an Türkçe okunarak namaz kılınır mı?

Bu soru, kitapta Arapçanın ibadetteki yeri ve Kur’an’ı anlayarak okuma gereği üzerinden tartışılır. Öztürk, namazda Kur’an’dan bölümler okumanın Arapça okuma şartına bağlanmasına karşı çıkar. Nisa suresinin 43. ayetindeki, ne söylendiğini bilinceye kadar namaza yaklaşmama ifadesini ve Maun suresinin 4-5. ayetlerini, namazda anlamın önemine dayanak olarak gösterir. Buradan hareketle, namazda okunan ayetlerin kişinin anladığı dilde okunması gerektiğini savunur.

Öztürk bu görüşü bütün İslam dünyasının tartışmasız hükmü olarak sunmaz; kendi Kur’an merkezli yorumunu dile getirir. Ona göre çeviri, özgün metnin korunmasına engel değildir: Metin özgün diliyle muhafaza edilebilir, uzmanlarca okunabilir; aynı zamanda farklı dillerdeki çeviriler aracılığıyla geniş kitlelerin mesajı anlamasına imkân tanınabilir.

Yazar, kendi deneyimini de bu tartışmanın parçası olarak aktarır. Türkçe ibadet konusundaki mücadele sırasında Diyanet İşleri Başkanlığı’yla yaşadığı güçlüklerden söz eder; daha sonra Tarabya’da toplanan bir şurada Kur’an’ı Türkçe okuyarak da namaz kılınabileceği yönünde hüküm verildiğini belirtir. Herkesin kendi diliyle ibadet etmesinin İslam’a uygunluğu konusunda Öztürk’ün Ana Dilde İbadet Meselesi adlı çalışmasına gönderme yapar.

Kur’an okumak, namaz ve tedebbür

Öztürk, Kur’an okuma emrinin ibadet hayatında geri plana itilmesini de Allah ile aldatmanın sonuçlarından biri olarak görür. Ona göre namaz, zamanla Arapça okuyuş şartıyla özdeşleştirilmiş; namazda ezberlenen surelerin anlamını bilmek ve Kur’an’ı bütünüyle anlayarak okumak ise ihmal edilmiştir. Yazar, Kur’an okumayı yalnızca namazdaki kısa surelerle sınırlamamak gerektiğini özellikle vurgular.

Bu düşüncesini vahyin iniş sırasına ilişkin yorumuyla destekler: İlk vahyin “Oku!” emriyle başladığını, Müzzemmil suresinin 4. ayetinde Kur’an’ı dikkatle ve ölçülü biçimde okuma buyruğunun yer aldığını, aynı surenin 20. ayetinde ise namaz emrinin geçtiğini belirtir. Bu sıralamayı, Kur’an’ı okuma ve düşünmenin önemini göstermek için kullanır. Ayrıntılı bilgi için kendi Kur’an’ın Temel Buyrukları adlı eserine gönderme yapar.

Ankebût suresinin 45. ayetinden hareketle zikrin namazdan üstün olduğunu savunan Öztürk, zikri yalnızca belirli ritüellerle sınırlamaz; Allah’ı zikretmenin temel anlamlarından birini Kur’an okumak olarak açıklar. Bu noktada, 19. yüzyıl sufi düşünürü Kuşadalı İbrahim Halvetî’yi örnek verir. Öztürk’ün aktarımına göre Halvetî, bağlılarına Kur’an’ı bırakıp başka sözlerle zaman kaybetmemelerini öğütlemiştir.

Yazarın güçlü vurgusu şudur: Kur’an okumanın amacı, metni yalnızca seslendirmek değil, tedebbür ederek anlamı üzerinde düşünmektir. Bu nedenle namazda ezberden okunan bölümlerin anlamını bilmenin yanında, Kur’an’ı daha geniş biçimde ve kişinin anlayabildiği dilde okumayı da önemli görür. Öztürk, bu yaklaşımını namazı küçümsemek için değil, Kur’an okuma ve anlama sorumluluğunun ibadet hayatında görünür olmasını sağlamak için dile getirir.

Kur’an’ın cami içinde okunmasına indirgenmesini de eleştirir. Kitapta, Emevî valisi Haccâc’ın sabah namazından sonra okunmak üzere camilere özel mushaflar koydurduğu ve bunun Kur’an okumayı camiyle sınırlayan bir örfe zemin hazırladığı aktarılır (Şâtıbî, el-İ‘tisâm, 1/172). Öztürk’e göre Kur’an okumayı belirli bir mekâna veya merasime bağlamak, gündelik hayatta metinle kurulan ilişkiyi zayıflatır.

Yazar, Kur’an’ın “okunacak şeyleri toplayan kitap” anlamına dikkat çekerek, kitabın duvara asılan veya yalnızca belirli törenlerde açılan bir nesneye dönüştürülmesine itiraz eder. Kur’an okumayı merasimin değil, anlayarak ve derin düşünerek okumanın belirlemesi gerektiğini savunur. Bu tartışmanın başka bir boyutu için İslam Nasıl Yozlaştırıldı adlı kitabının Kur’an maddesine de işaret eder.

Özetle, Yaşar Nuri Öztürk’ün Allah ile aldatmak eleştirisi; dinî duyguların ırk üstünlüğü, dilin kutsallaştırılması ve mesajın anlaşılmasının önüne engeller konulması için kullanılmasına yöneliktir. Yazarın savunduğu temel ölçü, Arapçayı veya başka bir dili üstün ilan etmek değil, vahyin mesajını anlamak ve üzerinde düşünmektir. Bu bölümdeki görüşler, Öztürk’ün Kur’an yorumunu ve din eleştirisini yansıtır.

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, “Allah İle Aldatmak” kitabı, s. 152-167.

Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız

Benzer Gönderiler