Eckhart Tolle: Farkındalık ve Şimdinin Gücü

Siz düşünceleriniz değilsiniz; düşüncelerinizin gerisindeki Mutlak Bilinçsiniz. Eckhart Tolle’nin Şimdinin Gücü kitabında öne çıkan farkındalık anlayışının temelinde bu düşünce yer alır: Zihinden geçenleri gerçek kimliğimiz sanmak yerine onları gözlemlemek ve dikkati şimdiki ana getirmek.
Düşüncelerimiz çoğu zaman geçmişe dair pişmanlıklar, geleceğe ilişkin beklentiler ve korkular ya da şu ana yönelik şikâyetlerle doludur. Tolle’nin yaklaşımında ego, bu düşüncelerle kendimize bir kimlik kurmamıza yol açar; oysa gerçek benliğimiz egonun ürettiği düşüncelerden ibaret değildir. Düşünceleri bastırmaya çalışmadan, onları dışarıdan bakar gibi fark etmek ve girdaplarına kapılmamak, bu yaklaşımda içsel özgürlüğe atılan ilk adımlardandır.
Bu yaklaşımın üç kısa hatırlatıcısı vardır:
- Gerçeklik yalnızca şimdiki anda yaşanır.
- Şimdiki ana direnmek yerine onu olduğu gibi kabul edin.
- Acıyı kimliğinizin parçası hâline getirmeyin.
Gerçeği aramak, kendi görüşlerinize daha sıkı sarılmak değildir. Tolle’nin sözünü ettiği yöneliş, kendinizi zihninizdeki tanımlarla bir tutmaktan vazgeçmektir. Düşüncelerinizin ve yargılarınızın farkına vardığınızda, zihnin ötesinde kalan gerçek doğanızı fark etmeye alan açarsınız. Şimdiki an farkındalığı da bu ayrımı gündelik yaşamda deneyimlemeye yardımcı olur: Bir düşünceyi yaşamakla, o düşüncenin zihninizden geçtiğini görmek aynı şey değildir.
Farkındalık, ego ve şimdiki an
Ego, insanlar arasındaki biçimsel farklılıklara tutunur ve bu farklılıkları ayrılık nedeni olarak görür. Tolle’nin anlatımında ise varlık düzeyinde bu ayrılık duygusu aşılır; insan, kendi içindeki biçimsiz varlığı başkasında da tanımaya başlar. Sevgi, bu anlamda, kendinizi bir başkasında görebilmektir. Karşınızdaki kişinin farklılığı yok olmaz; ancak onu mutlak bir ayrılık gibi algılamaktan vazgeçersiniz.
Eckhart Tolle ego ve farkındalık ilişkisini, egonun ancak fark edildiğinde etkisini yitirmeye başladığı düşüncesiyle açıklar. Ego ile farkındalığın bir arada bulunamayacağı ifadesi de bu yaklaşımın temel vurgularından biridir: Düşüncenin, savunmanın ya da öfkenin içinizde yükseldiğini gördüğünüz an, artık yalnızca onun içinde kaybolmuş değilsinizdir. Farkındalık, şimdiki anın içinde bulunan güç olarak anlatılır; geçmişte ya da gelecekte değil, yalnızca şimdi deneyimlenebilir.
Ego, sahip olmayı var olmakla birleştirmeye eğilimlidir: Sahibim, öyleyse varım; ne kadar çok şeye sahipsem o kadar çok varım. Örneğin, bir yüzüğü yalnızca size ait bir eşya olarak görmek başka, onu benlik duygunuzun parçası hâline getirmek başkadır. Yüzük kaybolduğunda sanki varlığınızdan bir şey eksilmiş gibi üzülmeniz, bu özdeşleşmenin işareti olabilir. Siz yüzüğünüz değilsiniz.
Eşyalara bağlanmayı bırakmak, onlara sahip olmaktan vazgeçmek anlamına gelmez. Buradaki davet, kendinizi sahip olduklarınızda aramayı ve kimliğinizi onlara bağlamayı fark etmektir. Bir eşyaya bağımlılığınızı gördüğünüzde, onunla kendinizi bir tutmanın ötesine geçmeye başlarsınız. O zaman şu içgörü belirir: “Ben, bağımlılığın farkında olan farkındalığın kendisiyim.” Bu, Tolle’nin bilincin dönüşümünün başlangıcı olarak anlattığı noktadır.
Yaşam sanatını, başarı ve mutluluğun sırrını özetleyen üç kelime vardır: “Yaşamla Bir Olun.” Yaşamla bir olmak, şimdiki anla bir olmaktır. O zaman hayatı yalnızca kontrol eden bir kişi olmadığınızı; hayatın sizin aracılığınızla da yaşandığını görürsünüz. Hayat dansçıdır, siz de danssınız.
Aydınlanma nedir?
Bir dilenci otuz yıldır yol kenarında oturmaktadır. Bir gün önünden geçen yabancıya eski şapkasını uzatıp “Allah rızası için bir sadaka,” der. Yabancı, “Benim sana verecek hiçbir şeyim yok,” diye yanıtlar ve ardından sorar: “Sen neyin üzerinde oturuyorsun?” Dilenci, “Hiçbir şey. Sadece eski bir sandık. Kendimi bildim bileli onun üzerinde oturuyorum,” der. Yabancı sandığın içine hiç bakıp bakmadığını sorar. Dilenci bakmadığını söyleyince yabancı ısrar eder. Dilenci yerinden kalkıp kapağı açmayı başarır ve sandığın altınla dolu olduğunu görür.
Tolle bu meseli, insanı kendi içine bakmaya çağıran bir anlatım olarak kullanır: “Ben size verecek bir şeyi olmayan ve size içinize bakmanızı söyleyen o yabancıyım.” Gerçek serveti, yani varlığın sevincini ve ona eşlik eden derin huzuru bulamamış kişi, maddi açıdan zengin olsa bile içsel anlamda yoksun hissedebilir. Haz, onaylanma, güvenlik ya da sevgi arayışını yalnızca dışarıda sürdürür; oysa meselin işaret ettiği hazine, kişinin kendi içinde keşfedebileceği bir varoluş zenginliğidir.
Aydınlanma sözcüğü, insanüstü bir başarıyı çağrıştırabilir; ego da onu erişilmesi çok zor bir hedef gibi görmeyi sever. Oysa bu yaklaşımda aydınlanma, varlıkla birliği hissetmek ve doğal hâlinize dönmektir. İsimlerin ve biçimlerin ötesindeki gerçek doğayı fark etmektir. Bu birlik hissedilmediğinde kişi kendisini çevresinden ayrı, yalıtılmış bir parça gibi algılayabilir; korku ve çatışma da olağan hâle gelebilir.
Tolle, Buda’nın aydınlanmayı basitçe “ıstırabın sonu” olarak tanımlayışını sevdiğini söyler. Bu tanım, aydınlanmanın ne olmadığını, yani ıstıraplı bir hâl olmadığını anlatır. Peki ıstırap sona erdiğinde geriye ne kalır? Buda bu konuda sessiz kalmıştır; bu sessizlik, kişinin cevabı kendi deneyiminde bulması gerektiğini düşündürür. Olumsuz bir tanım, aydınlanmayı zihnin inanılacak bir şeye ya da erişilmesi olanaksız bir başarıya dönüştürmesini de önleyebilir. Buna rağmen Tolle, birçok Budist’in aydınlanmayı Buda’ya ait, kendileri içinse en azından bu yaşamda erişilemez bir hâl olarak gördüğünü belirtir.
Varlık ve şimdiki an farkındalığı
Tolle’nin anlatımında Varlık, doğup ölen sayısız yaşam biçiminin ötesindeki sonsuz ve daima var olan Tek Yaşam’dır. Yalnızca biçimlerin ötesinde değil, her biçimin derinliklerinde de bulunur; her varlığın görünmez ve yok edilemez özü olarak ele alınır. Bu nedenle Varlık, insanın en derin benliği ve gerçek doğası olarak tarif edilir.
Varlığı zihinle kavramaya ya da bir düşünceye indirgemeye çalışmak yerine zihnin sessizleşmesine izin vermek gerekir. Dikkat tam olarak Şimdi’de bulunduğunda, Varlığın farkındalığını yeniden kazanmak ve bu idrakte kalabilmek aydınlanma olarak anlatılır. Şimdinin Gücü farkındalık yaklaşımında vurgu, uzak bir gelecekte ulaşılacak hâlden çok, şu anda fark edilebilecek bu mevcudiyettedir.
Tolle burada insan bilincinde derin bir dönüşümden söz eder; bunu gelecekte belki gerçekleşecek bir olasılık değil, şimdi deneyimlenebilecek bir şey olarak sunar. Zihnin esaretinden özgürleşmek ve bu bilinç hâlini günlük yaşamda sürdürmek, yaşamın karmaşası içinde de mümkün görülen bir yöneliştir. Varlığın mevcudiyeti uzak bir gelecekte değil, şimdi buradadır: İçimizde, sözlerin ötesinde dingin ve karşıtı olmayan bir mutluluk alanı.
İllüzyon benlik: “Ben” dediğimiz şey
“Ben” kelimesi, nasıl kullanıldığına bağlı olarak hem büyük bir yanılgıyı hem de derin bir gerçeği içinde barındırabilir. Gündelik kullanımda çoğu zaman kim olduğumuza dair yanlış bir kanıyı, sahte bir kimlik duygusunu taşır. Tolle bu yapıyı ego olarak adlandırır. “Ben” dediğimizde, gerçek kimliğimizin derinliğini zihnimizdeki ben düşüncesiyle ve kendimizi tanımladığımız şeylerle karıştırabiliriz.
Bir çocuk, anne babasının ağzından ismini duydukça o isimle özdeşlik kurar. Önceleri kendisinden üçüncü kişi gibi söz edebilir: “Johnny acıktı.” Sonra “ben” kelimesini öğrenir ve bu kelime, kendine ilişkin düşüncelerin merkezine yerleşir. Oyuncak, beden, mülkiyet, milliyet, ırk, din, meslek, roller, görüşler, sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz zamanla bu benlik düşüncesine eklenebilir.
“Benim” oyuncağım kırıldığında ya da kaybolduğunda hissedilen acının nedeni, oyuncağın olağanüstü değeri olmayabilir. Çocuk kısa süre sonra başka bir oyuncağa yönelebilir; ancak o anda acı, oyuncağın gelişmekte olan benlik duygusuyla özdeşleşmesinden doğar. Geçmişte başımıza gelenler de “bana oldu” düşüncesiyle bir araya gelerek “ben ve geçmişim” anlatısını kurar. Böylece farklı düşünceler, benlik duygusunun eklendiği bir zihinsel yapı oluşturur.
Bu nedenle, “ben” dediğinizde her zaman gerçek doğanızdan söz etmiyor olabilirsiniz; bazen konuşan, ego-benliğin bir parçasıdır. Tolle’nin sözünü ettiği uyanış, “ben” kelimesini kullanmayı bırakmak değil, onu daha derin bir benlik idrakinden kullanabilmektir. Eckhart Tolle farkındalık anlatısında önemli olan, zihinsel kimlikleri yok saymak değil; onları kendinizin bütünü sanmadığınızı görmektir.
Egonun içeriği ve yapısı
Tolle’ye göre ego zihni geçmiş tarafından şartlandırılır ve bu şartlanma içerik ile yapı olmak üzere iki yönden ele alınabilir. Oyuncağını kaybeden çocuk örneğinde oyuncak içeriktir; onun yerini başka bir eşya alabilir. Kendimizi tanımladığımız içerik, büyüdüğümüz çevre ve içinde bulunduğumuz kültürle değişir.
Oyuncağın tahta ya da elektronik olması, çocuğun zengin veya yoksul bir aileden gelmesi, kayıpla yaşanan acının kaynağını tek başına açıklamaz. Tolle’nin dikkat çektiği yapısal unsur, “benim” düşüncesidir: Kişinin kimliğini bir eşyaya bağlama eğilimi. Eşya değişse bile bu özdeşleşme biçimi sürebilir.
“Kimlik tanımlama” anlamındaki İngilizce “identification” kelimesinin kökenine ilişkin açıklamasında Tolle, Latince “aynı” anlamındaki “idem” ve “yapmak” anlamındaki “facere” sözcüklerine değinir. Bir şeyi kendimizle özdeşleştirdiğimizde, onu kendimizle aynı hâle getirir ve ona benlik duygumuzdan bir parça veririz. Önce oyuncak, sonra araba, ev ya da giysiler bu özdeşleşmenin nesnesi olabilir. Nesneler aracılığıyla kendimizi tanımlamaya çalışırız; fakat bu yolla gerçek kimliğimizi bulamayız ve sonunda kendimizi nesnelerin içinde kaybedebiliriz. Tolle bunu egonun kaçınılmaz yazgısı olarak ifade eder.
Tolle, içe dönük yaşamayı tercih eden ve dış dünyada değişim yaratmaya güçlü bir dürtü duymayan bazı insanlardan da söz eder. Bu kişiler dünyaya uyum sağlamakta zorlanabilir; kimi düzenli bir işte ya da küçük bir işletmede kendine alan bulurken kimi ruhsal bir topluluğa katılabilir veya manastıra kapanabilir. Bazıları toplumun dışında, zor koşullarda yaşar; bazılarıysa dünyayı fazlasıyla acı verici bulup uyuşturuculara sığınır. Tolle, zaman içinde şifacı ya da ruhsal öğretmen olanlardan da bahseder.
Eski çağlarda münzevi ya da bilge denebilecek bu kişilerin günümüzde toplumda kendilerine yer bulmakta zorlanabildiğini söyler. Bununla birlikte, yeni dünyadaki rollerini yaratıcılar, yapıcılar ve reformcular kadar önemli görür; işlevlerini yeni bilincin dünyada kök salmasına katkıda bulunmak olarak açıklar. Onlara “frekans tutucular” adını verir. Bu kişiler, gündelik eylemlerinde anda kalıp yaptıkları işe bilinç ve kalite getirerek çevrelerine dinginlik taşırlar. Dışarıdan önemsiz görünen bir yaşamın da kolektif insan bilincini etkileyebileceği, bu düşüncenin temel mesajıdır.
Geçmişi beraberinde taşımamak
Zihnin geçmişi bırakmakta zorlanmasını, Tanzan ve Ekido adlı iki Zen rahibinin hikâyesi anlatır. Şiddetli yağmurların ardından çamura dönmüş bir kır yolunda yürürlerken, karşıya geçmeye çalışan genç bir kadın görürler. Çamur çok derindir ve kadın ipek kimonosunu kirletmeden ilerleyemeyecektir. Tanzan hiç tereddüt etmeden onu kucağına alır ve yolun karşı tarafına geçirir. Rahipler daha sonra sessizce yollarına devam eder.
Beş saat sonra, tapınağa yaklaşırken Ekido dayanamaz ve Tanzan’a, rahiplerin böyle şeyler yapmaması gerektiği hâlde neden kadını taşıdığını sorar. Tanzan, “Ben kızı saatler önce bırakmıştım. Sen hâlâ taşıyor musun?” diye karşılık verir.
Hikâye, geçmişte kalmış olayları zihinde taşımaya devam etmenin nasıl bir yük oluşturduğunu gösterir. Bir kişi, Ekido gibi hoşuna gitmeyen durumları tekrar tekrar hatırlayıp düşüncelerini çoğaltabilir. Oysa olay bitmiş, geride kalmıştır; onu zihinde sürdürmek, geçmişi şimdiye taşımaktır. Hikâyenin sorusu basittir: Zihninizde taşıdığınız yükün ağırlığına bakıyor musunuz?
Barış mı, dram mı?
Barış istersiniz; barış istemeyen kimse yoktur. Ama içinizde dramı isteyen bir şey de olabilir. Bunu hemen fark etmeyebilirsiniz. Birinin sizi suçlaması, size saygı duymaması, sınırınızı aşması, yaptığınız bir şeyi sorgulaması ya da para hakkında tartışması tepkinizi tetikleyebilir.
Böyle bir anda içinizden yükselen korkuyu, düşmanlığı ya da öfkeyi fark edebiliyor musunuz? Sesinizin sertleştiğini, bağırıp çağırdığınızı duyuyor musunuz? Zihninizin savunmak, suçlamak, saldırmak ya da haklı çıkmak için yarıştığını görebiliyor musunuz? Başka bir deyişle, bilinçsizce tepki verdiğiniz anı fark edebiliyor musunuz?
Tehdit edildiğini hisseden ve ne pahasına olursa olsun kendini korumaya çalışan bir yanımız olabilir. Bu yan, yaşanan tartışmayı bir tiyatro oyununa çevirip zafer kazanan karakter olarak kimliğini sürdürmek ister. Huzurlu olmaktansa haklı olmayı tercih eden bu eğilimi algılayabiliyor musunuz? Tolle’nin yaklaşımında, ego savaş hâlindeyken hayatta kalmak için verilen mücadelenin bir yanılsama olduğunu hatırlamak önemlidir.
Farkındalık, şimdiki anın içinde gizli olan güçtür; Tolle’nin ona Varlık adını vermesinin nedeni de budur. Bu gücü şimdi deneyimleyebilirsiniz, geçmişte ya da yarında değil. Onun anlatımında Varlık, egonun etkisinden özgürleşmenin ve geçmişin yükünü fark ederek bilinçli bir hâle geçmenin yoludur.
Zihindeki ses ve farkındalığa geçiş
Tolle, zihindeki sesi ilk kez fark edişini Londra Üniversitesi’ndeki birinci yılına dair bir anıyla anlatır. Haftada iki kez, sabah saat dokuz civarında metroya binip üniversite kütüphanesine gider. Bir gün, otuzlu yaşlarının başlarında bir kadın karşısına oturur. Onu trende daha önce de görmüştür; tren dolu olmasına rağmen kadının iki yanındaki koltuklar boştur. Kadın yüksek ve öfkeli bir sesle durmadan kendi kendine konuşmaktadır. Düşüncelerine öylesine dalmıştır ki çevresindeki insanların farkında değil gibidir.
Tolle, kadının monoloğunun içeriğini tam olarak hatırlamadığını belirterek, sözlerinin aşağı yukarı şöyle sürdüğünü aktarır: “Ve bana dedik ki ben de ona yalancısın dedim, beni böyle bir şeyle nasıl suçlarsın… Hep benden yararlandın, beni kullandın, ben sana güvendim, sen bana ihanet ettin…” Kadının sesinde haksızlığa uğramış birinin öfkesi vardır; sanki kendini savunmazsa aşağılanacaktır. Tottenham Court Road İstasyonu’na yaklaşırken ayağa kalkar ve konuşmayı sürdürerek kapıya yürür.
Tolle de aynı istasyonda iner ve kadını takip eder. Kadın, hayali sohbetinde karşısındakini suçlamaya devam ederek Bedford Meydanı yönünde yürür. Tolle, kadının nereye gittiğini merak eder; çok geçmeden 1930’lardan kalma Senato Binası’na, üniversitenin merkez yönetim ve kütüphane binasına geldiklerini görür. Kadın asansörlerden birinde gözden kaybolur.
Bu karşılaşma Tolle’yi şaşırtır. Yirmi beş yaşında, yetişkin bir birinci sınıf öğrencisi olarak kendisini entelektüel biri saymakta ve insan varoluşunun ikilemlerinin düşünerek çözülebileceğine inanmaktadır. Fakat farkındalık olmadan düşünmenin, insan varoluşunun önemli bir ikilemi olduğunu henüz anlamamıştır.
Profesörleri her şeyi bilen bilgeler, üniversiteyi de bilgi tapınağı gibi görür. Kadının bu ortamın bir parçası olabilmesini düşünür. Kütüphaneye girmeden önce erkekler tuvaletine uğrar ve ellerini yıkarken, “Umarım sonum onun gibi olmaz,” diye kendi kendine söylenir. Yanındaki adamın bakışını görünce, bu sözleri yalnızca düşünmediğini, sesli söylediğini fark eder. Ardından, “Aman Tanrım, zaten onun gibiyim,” diye düşünür.
Kadının öfkeli biçimde yüksek sesle düşündüğünü, kendisinin ise çoğunlukla zihninden konuştuğunu fark eder. Aralarındaki farkın dereceden ibaret olabileceğini görür: Kadının düşüncelerinin altında öfke, kendisininkilerin altında ise daha çok endişe vardır. Bir an için zihninden geri çekilir ve onu olduğu gibi, daha derin bir perspektiften gözlemler. O anda düşünceden farkındalığa kısa bir geçiş yaşadığını hisseder. Hâlâ erkekler tuvaletindedir; tek başına durmakta ve aynada kendi yüzüne bakmaktadır.
Zihninden ayrıldığı o anda yüksek sesle güler. Delice görünebilecek bu gülüşü, “aklın gülüşü” olarak niteler; Buda’nınki gibi dolu dolu bir gülüş. Kahkaha sanki ona, “Hayat zihnimin sandığı kadar ciddi bir şey değil,” demektedir. Ancak bu anlık bir deneyimdir ve etkisi kısa sürede kaybolur.
Tolle, sonraki üç yılını endişe ve depresyonla geçirdiğini, kendisini yalnızca zihniyle tanımlamayı sürdürdüğünü anlatır. Farkındalık yeniden belirdiğinde bunun anlık bir deneyim olmadığını; takıntılı düşüncelerden ve kendi yarattığı sahte “BEN”den kurtulduğunu söyler. Bu kişisel anlatının işaret ettiği nokta, düşüncelerin hiç ortaya çıkmaması değil, onların farkına varıp kendinizi yalnızca düşüncelerinizden ibaret görmemektir.
Kaynak: Eckhart Tolle, Şimdinin Gücü.
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız







