Evrenin Yasalarını Anlamak ve Refah İçinde Yaşamak – 1

Büyük bir enerji denizinde, evrenle bütün olan insan da bir enerjidir. Duygularımız ve düşüncelerimizle farklı enerjiler ürettiğimiz; böylece hem kendimizi hem de yaşamımızı etkilediğimiz düşünülebilir. Peki sürekli olumlu duygular üretmek, hayatımızda yalnızca güzel olaylarla karşılaşacağımız anlamına mı gelir? Olumlu olasılıklara odaklanan bir insanın yaşamı da olumlu yönde değişebilir; ancak odaklanmanın gerçekte ne olduğunu anlamadan bunu başarmak kolay değildir.
Bu yasadan çıkarılabilecek temel düşünce, içinde bulunduğumuz hâlin yaşamda nelere yöneldiğimizi ve neleri fark ettiğimizi etkileyebileceğidir. Sürekli korku ve endişe yaşayan biri, korkularıyla ilgili ihtimallere daha fazla odaklanabilir. Daha önce hırsızlığa maruz kalanların yeniden hırsızlığa uğrama olasılığıyla ilgili istatistiklerden söz edilse de burada bu verilerin kaynağı ve ayrıntısı verilmemiştir; bu nedenle söz konusu açıklamayı kanıtlanmış bir neden-sonuç ilişkisi gibi sunmamak gerekir. Bu düşünce çerçevesinde önemli olan, endişenin kişide nasıl bir iz bıraktığını ve sonraki deneyimlerini nasıl yorumladığını fark etmektir. Çekim yasası bu anlamda, kişinin duygu ve düşüncelerini gözlemlemesi için bir davet olarak ele alınabilir.
2. Zıt çekim yasası ve Aysun ile Kaan’ın hikâyesi
Zıt çekim yasası da evrenin yasaları içinde ele alınan bir başka düşüncedir. Hepimizin önem verdiği özellikleri ve alışkanlıkları vardır. Örneğin düzenli biri, düzenli olmayı iyi bir vasıf olarak görebilir. Ancak herkes aynı ölçüde düzenli olsaydı, bu özellik onun gözünde sıradanlaşabilirdi. Bu yaklaşıma göre zıt özellikteki insanlar, kişinin kendi değer verdiği yönü daha görünür kılabilir. Fedakârlığını takdir eden birinin bencil bir kişiyle karşılaşması da bu düşünceye örnek olarak verilir. Süreç bilinçli biçimde işlemeyebilir; kişi, kendi özelliğinin karşıtını gördüğünde bu özelliğini daha çok fark edebilir. Bir danışanımın hikâyesi bu noktayı anlatıyor.
Aysun, Kaan’la tanıştığında ondan ilk görüşte etkilenmişti. Kaan konuşkan, kendine güvenen, güçlü ve işinde başarılı biriydi; Aysun’a da nazik davranıyordu. Kısa sürede birbirlerine âşık oldular ve bir yıl dolmadan evlenmeye karar verdiler. Evlilik hazırlıkları başladığında Aysun, Kaan’ın daha önce fark etmediği bir yönünü görmeye başladı: Kaan neredeyse annesinin sözünden çıkmıyor, onun isteklerini yerine getiriyor, hatta ev eşyalarını annesinin seçmesini istiyordu.
Oysa Aysun kendi kararlarını almayı seven biriydi ve Kaan’ın kendine güvenen yönlerine hayrandı. Her konuda ne istediğini bilen Kaan, annesi söz konusu olduğunda adeta küçük bir çocuk gibi davranıyordu. Aysun bu durumu onunla konuştu. Kaan ise annesinin yalnızca iyiliklerini istediğini, bazı kararları onun vermesinin normal olduğunu ve küçük şeyler için annesini üzmek istemediğini söylüyordu.
Aysun bir karar vermesi gerektiğini biliyordu. Kaan’ı seviyordu ve evlenmelerine yalnızca bir ay kalmıştı; ancak bu durumun ileride ciddi sorunlara yol açmasından kaygılanıyordu. Bu konu üzerine konuştuğumuzda Aysun, çocukluğundan beri annesiyle anlaşamadığını; zevklerinin ve hayata bakışlarının farklı olduğunu anlattı. Yetişkin olduğunda annesine danışmadığını ve işlerine karışmasına izin vermediğini, buna karşılık arkadaşlarından fikir aldığını ve onlarla sorunlarını paylaştığını söyledi.
Bu konuşmalarla Aysun’un aileden bağımsız olmayı, kendi kararlarını vermeyi ve kendi ayakları üzerinde durmayı ne kadar önemsediği belirginleşti. Anlatılan zıt çekim yasası çerçevesinde, Kaan’ın bu özelliklerin karşısındaki konumu Aysun’un kendi değerlerini daha görünür kılıyordu. Hikâyenin vurgusu, ilişkinin tek bir yasayla açıklanması değil; kişinin karşısındaki insanda ne gördüğünü ve kendi değerleriyle bu karşıtlığın nasıl ilişkilendiğini fark etmesidir.

Katil ve kurban metaforu
Her kurban kendi katilini çeker ya da her mağdur kendi zalimini çeker. Bu ifade, metindeki sert ve düşündürücü bir metafordur; dışarıdan gelen şiddet ya da haksızlığın sorumluluğunun mağdura ait olduğu anlamına gelmez. Buradaki anlatım, kişinin kendi davranışları ve başkalarına verdiği zarar üzerine düşünmesini hedefleyen içsel bir yorum olarak okunmalıdır.
Bazen kendimizi yaşam karşısında kurban gibi hissederiz: çaresiz, yalnız, haksızlığa uğramış ya da zavallı durumda. Kim hayatı boyunca bu duyguları hiç yaşamamıştır? Hepimiz zaman zaman incitilebilir, aşağılanabilir, yalnız bırakılabilir ve çaresiz kalabiliriz. Böyle anlarda karşımızdakini suçlayıp bir gün yaptıklarının cezasını çekeceğini düşünürüz. Oysa her şey bu kadar basit midir? Gerçekten kurban olmak, yalnızca başımıza gelen bir talihsizlik midir?
Yazarın metaforunda hepimizin içinde hem kurban hem de “katil” vardır. Buradaki katil, başkalarının canını yakmış, onlara haksızlık etmiş ya da hayallerini ve duygularını bilinçli veya bilinçsiz biçimde incitmiş yanımızı temsil eder. Bu yan bir süre geri planda kalır; ardından kurban duygusu sahneye çıkabilir. Bir başkası canımızı yaktığında, bu anlatıma göre yaşadığımız acının bir bölümü, kendi içimizde başkalarına yaşattığımız acıyla yüzleşmekten kaynaklanır. Karşımızdakinin gözlerinde gördüğümüz acımasızlık, kendi davranışlarımızı da sorgulamamıza yol açabilir.
“Katilini çok sevdim ama canımı yaktı,” diyen insanlar vardır. Bu bakış açısından kişi, sevdiği insanda kendi içindeki bir parçayla karşılaştığını düşünür; kaçmaya çalıştığı şey de kimi zaman kendi davranışlarıyla yüzleşmektir. Kendimizi kurban gibi hissettiğimizde bu metafor, başımıza gelenlerden sorumlu olduğumuzu söylemek için değil, başkalarına nasıl davrandığımızı ve kendi payımızı nerede görebileceğimizi sormak için kullanılabilir.
Bu anlatımda acı veren kişi de acı çeken kişi de bir yüzleşme sürecinden geçer. İçindeki “katil” ile yüzleşen kişi, verdiği acının anlamını ve incittiği insanların duygularını daha iyi kavrayabilir; böylece değişmeye başlayabilir. Metaforun vardığı nokta, kişinin kendi içindeki zarar verici tutumu dönüştürmesiyle kurban-katil döngüsünden çıkabileceğidir. Bu, yaşanan haksızlığın ya da şiddetin sorumluluğunu mağdura yüklemek değil; kişinin kendi davranışları üzerindeki sorumluluğunu ayrı tutmaktır.
3. Onaylanma yasası: İnançlarımızı nasıl doğruluyoruz?
Bu yaklaşıma göre her insan düşüncelerinin ve inançlarının onaylanmasını bilinçli ya da bilinçsiz biçimde ister. Bu istek yalnızca olumlu sonuçlar için geçerli değildir; bazen istemediğimiz bir sonucun, önceden inandığımız şeyi doğrulaması da içten içe tatmin yaratabilir. “Ben sana demiştim” sözü buna örnektir. Bir kadın, hastalıktan yeni iyileşen kocasına çok yağmur yağacağını söyleyerek balığa gitmemesini ister. Adam yine de gider; yağmurda ıslanır ve akşam ateşi yeniden çıkar. Kadın hem üzülür hem de “Ben sana demiştim, beni dinlemedin,” derken haklı çıkmanın hazzını bilinçsizce yaşayabilir.
Bir başka örnekte, 40 yaşından sonra iş bulamayacağına inanan biri iş aramasına rağmen sonuç alamadığında üzülür; fakat bir yandan da inancının doğrulandığını hissedebilir. Bu düşünce çerçevesinde asıl dikkat edilmesi gereken, kişinin hangi inançlarının onaylanmasını beklediğini fark etmesidir. Değişim, yalnızca olumlu cümleler kurmakla değil, değişmesi gereken inançları görüp onları sorgulamakla mümkün olabilir. Aksi hâlde kişi, kendisine zarar veren bir inancı fark etmeden sürdürmeye devam edebilir.
4. Baskılama ve açığa çıkma yasası
Bu yasaya göre insanın fark edemediği ya da çözemediği olumsuz duygular bastırılabilir; kişi bu duyguların farkında olmasa da, onlar uygun koşullarda yeniden ortaya çıkabilir. Metindeki örnekte, yoğun saldırganlık duygularını bastırmış birinin gece yolda bir hırsızla karşılaşıp kavga etmesi anlatılır. Kişi bu karşılaşmayı bilinçli olarak seçmez; ancak anlatılan yaklaşıma göre bastırılmış duygu, açığa çıkacağı bir durumla karşısına çıkabilir. Bu örnek, her karşılaşmanın kişinin bilinçsiz seçimi olduğunu kanıtlayan bir açıklama değil, bastırılan duyguların fark edilmesi gerektiğini vurgulayan bir yorumdur.
Aynı anlatım, işini kaybetme korkusunu sürekli bastıran birini de örnek verir: Kişi bir gün arabası bozulduğu, bir gün uyuyakaldığı ya da bir hata yaptığı için işe geç kalabilir. Metnin vurgusu, bu olayların kişinin bilinçli tercihi olduğu değil; korku ve kaygıların fark edilmeden yaşamını etkileyebileceğidir. Refah konusunda bastırılmış korkularımızı tanımadan ve onlarla kontrollü biçimde yüzleşmeden içsel bir refah duygusu oluşturmanın zor olduğu da bu düşüncenin sonucudur.
İç dünyayı fark etmek ve değişime alan açmak
Peki düşünce ve duygular yaşamı nasıl etkiler? Bu yazının yaklaşımında yanıt, yalnızca olumlu düşünmeye indirgenmiyor. Kişinin neye odaklandığını, hangi özelliklerini değerli bulduğunu, hangi inançların onaylanmasını beklediğini ve hangi duyguları bastırdığını anlaması önem taşıyor. Çekim yasası da bu çerçevede, yaşamı bütünüyle kontrol etme vaadi değil; insanın kendi iç dünyasına bakıp değişim için nereden başlayabileceğini araştırma yolu olarak ele alınıyor.
Kaynak: www.reikiturk.com
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız







katil durumunda oldugumuzu fark edince nasil bu durum a önlem alabiliriz
Kurban olmaktan vazgeçmeniz yeterli olduğunu düşünüyorum.
Bununla ilgili ikiyazımı okumanızı tavsiye ederim.
http://www.hls-cekimyasasi.com/2012/06/cekim-yasasn-srr-basmz-gelen-seyleri.html
http://www.hls-cekimyasasi.com/2012/07/cekim-yasasnn-srr-egomuzu-nasl-ikna.html
sen bişey yapmıyon ki onlar yapıyo
hiç bişey
Zıt çekim yasasını Debbie Ford "Işığı Arayanların Karanlık Yanı" isimli kitabında çok güzel anlatmış. Baş ucu kitaplarımdan biridir.