Her şey göründüğünün tersidir. Hiçbir şey göründüğünün tersi değildir
Savunma İhtiyacı Nereden Gelir?
Geçenlerde biriyle konuşurken yaşadığı bir durumdan bahsetti. Yaptığı bir davranış nedeniyle içinde bir şeylerin tetiklendiğini, dengesinin bozulduğunu ve yoğun bir suçluluk duygusu yaşadığını anlattı.
Annesiyle birlikte yaşıyordu. Daha önce zor bir evlilik geçirmiş, oldukça yüklü bir borçla evliliğini bitirmişti. Bu nedenle bazı parasal işlemler için annesinin hesaplarını kullanıyordu. Onu asıl tetikleyen şey ise annesinin zor günler için biriktirdiği parayı kullandığını düşünmesi ve bu yüzden ona karşı yanlış bir şey yaptığına inanmasıydı.
İçinde yoğun bir suçluluk oluşmuştu. Bu suçluluk duygusuyla baş edebilmek için uzun süre kendisine “Ben suçlu değilim” diyerek telkin vermişti. Aslında bir taraftan kendisini rahatlatmaya çalışırken diğer taraftan da kendisini savunuyordu.
Ona şu soruyu sordum:
“Savunma yapmasaydın ne olurdu?”

İnsan Neden Kendini Savunma İhtiyacı Hisseder?
Bir insan yaşanan bir olayla ilgili neden savunma yapma ihtiyacı hisseder?
Bunun elbette tek bir nedeni yoktur. Bazen insan haksız yere suçlandığında kendisini açıklamak zorunda kalabilir. Bazen yanlış anlaşılmayı düzeltmek, bazen de kendi sınırlarını korumak gerekir. Ancak bazı durumlarda yoğun savunma ihtiyacının altında kişinin kendi davranışına ilişkin taşıdığı bir şüphe vardır.
İnsan yaptığı şeyin yanlış olabileceğini düşünüyorsa, yaptığı davranışı haklı çıkarmak için açıklama yapma ihtiyacı hissedebilir. Böyle bir durumda kişi yalnızca kendisini anlatmıyor, aynı zamanda kendisini aklamaya çalışıyor olabilir.
Çünkü insan bazen dışarıdaki birine cevap verdiğini sanırken aslında kendi içindeki şu soruya cevap vermeye çalışır:
“Acaba gerçekten yanlış mı yaptım?”
Savunma ihtiyacını büyüten şey çoğu zaman bu içsel şüphedir.
Kendini İfade Etmek ile Kendini Savunmak Aynı Şey Değildir
Geçenlerde ben de iş yerinde benzer bir durum yaşadım. Bir kişinin arkamdan iş çevirdiğini öğrendim. Onu arayarak, “Aynı davranışı ben size yapsaydım ne hissederdiniz?” diye sordum.
Kişi yaptığı davranışı doğrudan açıklamak yerine konuyu başka bir yere çekti ve şöyle dedi:
“Ben sizi birçok yerde savunup koruyorum. Birileri sizin hakkınızda bir şeyler söylüyor, ben sizi savunuyorum. Siz bana böyle davranıyorsunuz.”
Bunları duyunca şaşırdım ve şu cevabı verdim:
“Bir dakika. Ben size beni savunma görevi verdiğimi hatırlamıyorum. İkincisi, benim savunulacak bir şeyim olduğunu düşünmüyorum. Kime veya neye karşı beni savunduğunuzu da anlayamadım.”
O da, “Onları siz tahmin ediyorsunuz, isim vermek istemiyorum” dedi.
Ben de şöyle cevap verdim:
“Hayır, bilmiyorum. Çünkü işimle ilgili uzun süredir kimseyle bir çatışma yaşamadım. Birileri benimle veya işimle ilgili konuşuyorsa bunun sorumluluğunu otomatik olarak üzerime almak zorunda değilim. Bu nedenle herkese açıklama yapma ya da kendimi sürekli savunma ihtiyacı hissetmiyorum.”
Burada önemli bir ayrım var: Kendini ifade etmek başka, kendini sürekli haklı çıkarmaya çalışmak başkadır.
Kendinizden ve yaptığınız şeyden emin olduğunuzda çoğu zaman uzun uzun savunma yapma ihtiyacı hissetmezsiniz. Gerekiyorsa kendinizi ifade eder, gerekiyorsa sınır koyar, gerekiyorsa hatanızı kabul eder ve yolunuza devam edersiniz.
Savunmaya İhtiyaç Hissettiren Şey Şüphe Olabilir
Yaptığınız şeyden emin olmamak, yaptığınız davranışın veya olduğunuz halin yanlış olduğunu düşünmek savunmayı güçlendirebilir.
İnsan bazen karşısındaki kişiyi ikna etmeye çalıştığını düşünür. Oysa gerçekte kendi içindeki şüpheyi susturmaya çalışıyor olabilir.
Bu durumda ilk akla gelen çözüm genellikle rahatsız olduğumuz etiketi reddetmek ve tam tersini kendimize kabul ettirmeye çalışmaktır.
Örneğin kendimizi “suçlu” olarak görüyorsak, bu etiketten kurtulmak için sürekli:
“Ben suçlu değilim.”
demeye başlayabiliriz.
Ancak zihni karşıt etikete inandırmak her zaman kolay değildir. Çünkü içeride hâlâ “Ya gerçekten suçluysam?” diyen bir ses varsa, “Ben suçlu değilim” cümlesi bazen rahatlatmak yerine daha fazla içsel direnç oluşturabilir.
Bir anlamda akıntıya karşı kürek çekmeye başlarız.
Etiketi Reddetmek Yerine İhtimallere Bakmak
Bu durumu yaşayan kişiye farklı bir bakış açısı önerdim.
Sadece “Ben suçlu değilim” demek yerine önce şunu söylemesini istedim:
“Suçlu olma ihtimalimi de görebiliyorum.”
Ardından:
“Suçlu olmama ihtimalimi de görebiliyorum.”
Sonra şu soruyu sordum:
“Her iki ihtimale de bakabildiğinde ne değişiyor?”
Buradaki amaç kişinin kendisini suçlu ilan etmesi değildir. Aynı şekilde kendisini zorla suçsuz ilan etmesi de değildir. Amaç, zihnin hemen bir sonuca varmasını engellemek ve yaşanan duruma daha tarafsız bakabileceği bir alan açmaktır.
Çünkü kabul ettiğiniz bir ihtimale karşı savaşmak zorunda kalmazsınız. Savaşmadığınızda ise olan şeyi daha açık değerlendirmeye başlayabilirsiniz.
İnsan Çoğu Zaman Gerçekle Değil, Etiketle Savaşır
Çoğu zaman bizi asıl zorlayan şey olayın kendisinden çok, üzerimize yapışacağını düşündüğümüz etikettir.
“Suçlu”, “hatalı”, “kötü”, “yetersiz”, “bencil”, “nankör” gibi kelimeler zihinde ciddi bir yük oluşturabilir. İnsan bu etiketlerden kaçmaya çalıştıkça onların etkisini daha da büyütebilir.
Oysa bir davranışla kimliği birbirinden ayırmak gerekir.
“Bu konuda hata yaptım” demek ile “Ben hatalı bir insanım” demek aynı şey değildir.
Benzer şekilde, “Bu davranışım birisine zarar vermiş olabilir” demek ile “Ben kötü bir insanım” demek arasında büyük bir fark vardır.
Bir davranış değerlendirilebilir, değiştirilebilir ve gerekiyorsa telafi edilebilir. Ancak kişi davranışını doğrudan kimliğine bağladığında mesele artık yalnızca yaptığı şey olmaktan çıkar ve kişinin kendisiyle ilgili bir yargıya dönüşür.
Savunma ihtiyacı da çoğu zaman tam bu noktada güçlenir.
Suçluluk Duygusunun Referansını Sorgulamak
Bundan sonra yapılması gereken şeylerden biri, kendimizi neden suçlu hissettiğimizin referanslarını sorgulamaktır.
Çünkü çoğu zaman kullandığımız kelimeler çok geneldir:
“Yanlış yaptım.”
“Haksızlık ettim.”
“Kötü davrandım.”
“Suçluyum.”
Fakat bu ifadelerin neye dayandığını araştırmadığımızda, gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi taşımaya başlayabiliriz.
Bu nedenle kendimize daha somut sorular sormamız gerekir.
Ben kendimi tam olarak ne için suçlu hissediyorum?
Genel ifadeleri bırakıp somut olaya bakmak gerekir. Ne yaptım? Kime karşı yaptım? Ortaya gerçekten nasıl bir sonuç çıktı?
Bu suçluluk gerçek bir zarara mı dayanıyor, yoksa eski bir inanca mı?
Gerçekten birinin hakkını mı ihlal ettim? Yoksa geçmişten gelen “İnsanları üzmemeliyim”, “Herkesi memnun etmeliyim” veya “Hayır dersem bencil olurum” gibi eski bir inanç mı tetiklendi?
Burada gerçekten yanlış yaptığım bir şey mi var, yoksa birini memnun edemediğim için mi suçluluk hissediyorum?
Birinin sizden memnun olmaması otomatik olarak sizin yanlış yaptığınız anlamına gelmez. Aynı şekilde sizin kendinizi haklı hissetmeniz de otomatik olarak doğru davrandığınız anlamına gelmez.
Burada mümkün olduğunca somut gerçekliğe bakmak gerekir.
Bu duygu bugünkü olayla mı ilgili, yoksa geçmişten gelen bir yük mü tetiklendi?
Bazen bugünkü olay yalnızca bir düğmeye basar. Yaşadığımız duygunun büyüklüğü ise geçmişteki başka deneyimlerden geliyor olabilir.
Bu ayrımı yapabildiğimizde yaşadığımız olaya daha objektif bakmaya başlayabiliriz.
Suçluluk Duygusu Her Zaman Kötü Değildir
Suçluluk duygusunu tamamen ortadan kaldırılması gereken olumsuz bir duygu olarak görmek de doğru değildir.
Bazen suçluluk bize önemli bir mesaj verir. Gerçekten birisini incittiysek, verdiğimiz bir sözü tutmadıysak, birinin hakkını ihlal ettiysek veya kendi değerlerimize aykırı davrandıysak suçluluk bize bir şeylerin düzeltilmesi gerektiğini gösterebilir.
Bu durumda çözüm sürekli “Ben suçlu değilim” diyerek kendimizi ikna etmeye çalışmak değildir.
Daha doğru soru şudur:
“Burada benim sorumluluğum ne?”
Gerekirse özür dilenir, gerekiyorsa zarar telafi edilir, gerekiyorsa davranış değiştirilir.
Ancak suçluluk gerçek bir zarardan değil de yalnızca başkasını memnun edememekten veya geçmişten taşınan bir şartlanmadan kaynaklanıyorsa, bu kez ihtiyaç duyulan şey telafi değil farkındalık ve sınır koymaktır.
Olay ile Olaya Verdiğimiz Anlamı Ayırmak
Çoğu zaman suçluluk duygusu yalnızca olayın kendisinden değil, olaya verdiğimiz anlamdan doğar.
Örneğin “Annemin parasını kullandım” bir olaydır. Ancak bu olayın üzerine “Demek ki ben kötü bir evladım” şeklinde bir anlam eklediğiniz anda yaşanan şey artık sadece para kullanmakla ilgili değildir.
Kişinin kendi kimliği hakkında oluşturduğu bir yargıya dönüşmüştür.
Bu nedenle yalnızca “Ne hissediyorum?” diye sormak yetmez.
Şunu da sormak gerekir:
“Bu duygunun arkasında hangi düşünce veya inanç var?”
Çünkü bazen bizi asıl zorlayan şey yaşanan olay değil, olayın ne anlama geldiğine ilişkin verdiğimiz kesin hükümdür.
Tek Bir Yoruma Sıkışmamak
Access Consciousness çalışmalarında kullanılan şu mantra da bazı kişiler için farklı bir perspektif oluşturmak amacıyla kullanılabilir:
“Her şey göründüğünün tersidir. Hiçbir şey göründüğünün tersi değildir.”
Bu ifadeyi bilimsel olarak doğrulanmış bir psikolojik yöntemden ziyade, kişinin kendi kesin yargılarını sorgulamasına yardımcı olabilecek bir farkındalık cümlesi olarak değerlendirmek daha sağlıklı olur.
Buradaki temel amaç zihnin “Bu kesinlikle böyle” dediği yerde farklı bir ihtimali de görebilmektir.
Kendinizi savunmaya geçtiğinizi, yoğun suçluluk yaşadığınızı veya tek bir yoruma sıkıştığınızı fark ettiğinizde kendinize şu soruyu sorabilirsiniz:
“Başka nasıl olabilir?”
Bazen yalnızca bu soru bile zihnin oluşturduğu katı çerçeveyi gevşetebilir.
Savunmayı Bıraktığınızda Ne Kalır?
Belki de mesele suçlu olup olmadığınızı sürekli kanıtlamak değildir. Belki de mesele, suçluluk duygusunun sizi hangi eski hikâyeye bağladığını fark etmektir.
Belki savunmayı bıraktığınızda kendinizi daha net ifade etmeye başlarsınız. Belki kendinizi haklı çıkarmaya çalışmadığınızda gerçekten nerede haklı, nerede hatalı olduğunuzu daha rahat görebilirsiniz.
Çünkü kendinizi savunmamak, sorumluluktan kaçmak anlamına gelmez. Tam tersine, kendinizi aklamaya çalışmadan gerçeğe bakabilmek anlamına gelebilir.
Kendinize şu soruyu sorun:
“Bugün kendimi savunma ihtiyacı hissettiğim konuda gerçekten karşımdaki kişiye mi cevap veriyorum, yoksa kendi içimdeki bir şüpheyi mi ikna etmeye çalışıyorum?”
Halis Şahiner
Sosyolog & Yazar & Montör
Halis Şahiner’le Bireysel Danışmanlık

Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız

Ihtiyaça binayen yazılmış gibi çok iyi geldi yazınız. Teşekkürler