Atalet, Fırsatlarımızı ve Hayallerimizi Gömdüğümüz Mezardır

Yapmamız gerekenleri sürekli ertelediğimizde, ataletin içine düşer ve hayallerimizi kendi ellerimizle gömeriz. Victor Clam’ın dediği gibi: “Atalet fırsatların katilidir.” Çünkü zaman, başlamayı beklerken durmaz; belki de hiç gelmeyecek uygun koşulları bekledikçe önümüzdeki fırsatların geçip gitmesine izin veririz.
Hiç hoşumuza gitmese de bazen ölümlü olduğumuzu hatırlamalıyız. Bu düşünce, hayatın kısalığını korkutucu bir gerçek olarak değil, bugün harekete geçmek için bir çağrı olarak görmemize yardımcı olabilir. Hayallerimizi gerçekleştirmek için yapmamız gerekenleri neden geleceği belirsiz bir zamana erteliyoruz? Bizi durduran ne? Hayatın kısa olduğunu söylerken zamanın bir hırsız gibi atalet tarafından çalınmasına neden izin veriyoruz?

Atalet nereden gelir?
Ataletin nedenlerinden biri, hayata ve yaptığımız işe hatalı bir perspektiften bakmaktır. “İş” kelimesini duyduğumuzda çoğumuzun aklına önce zorunluluk ve yorgunluk gelir. Hatta işi, Tanrı tarafından verilmiş bir ödül değil de insanları cezalandırmanın bir yolu gibi görenler vardır. Acı veren şeylerden kaçınma eğilimi, işten kaçmayı da kolaylaştırır. Fakat yaptığımız işe yalnızca katlanmamız gereken bir yük gibi bakarsak, başlamak için gereken isteği bulmak daha da zorlaşır.
İşten kaçma eğilimindeyseniz Picasso’yu, Michelangelo’yu ya da Mozart’ı düşünün. Sizce onlar sabah kalktıklarında yalnızca “işe gidiyorum” mu diyorlardı? Onlar sanat yapıyorlardı. Siz de yaptığınız iş ne olursa olsun kendinizi bir sanatçı gibi düşünmeye, ürettiğiniz şeye “eseriniz” gözüyle bakmaya çalışın. Bu bakış, işi bir anda kolaylaştırmayabilir; ama ona yaklaşımınızı değiştirebilir.
Mükemmeliyetçilik ataleti nasıl besler?
Bir arabayı yürütmek için benzin gerekiyorsa başarı yolunda da kararlılık ve azim gerekir. Azim, vazgeçmeden ilerlemek; atalet ise çoğu zaman başlayamamak ya da başladığımız işi bitirememektir. Her iki durumda da bir noktada takılı kalır, hedefimize doğru ilerleyemeyiz.
Atalet içindeki biri, “Bir işe başlamadan önce koşullar uygun olmalı; dikkatimi dağıtacak hiçbir şey bulunmamalı. Telefon çalmasın, çok ses olmasın. Fiziksel olarak da kendimi iyi hissetmeliyim; başım ağrıyorsa nasıl çalışabilirim ki?” diyebilir. Elbette uygun koşullar işi kolaylaştırır. Ancak her koşulun kusursuz olmasını beklemek, başlamayı sürekli başka bir zamana bırakmanın bahanesine dönüşebilir.
Başladığı işi bitirmeyenlerin de mükemmeliyetçilik kılıfıyla örtülmüş bahaneleri hazırdır: “Her şey tam ve mükemmel olmalı. ‘i’ harflerinin noktaları kusursuz olmalı, bütün ‘t’ harfleri birbirinin aynı olmalı. Ben kendimin en büyük eleştirmeniyim; ne yapayım, ben böyleyim.” Böylece tamamlanmamış bir iş, yüksek standartların kanıtıymış gibi gösterilir. Oysa mükemmeli beklemek, bitirmeyi imkânsız hâle getirebilir.
Burada neler olduğunu görebiliyor musunuz? “Yanlış” bir davranış, “erdemli” bir davranışmış gibi sunuluyor. “Hata-erdem sendromu” diyebileceğimiz bu yaklaşım, zayıflıkları örtmek için kullanılan bir savunma kalkanına ve sahte bahanelere dönüşebilir. Bu açıklamalar ataleti besleyen asıl korkuyu ortadan kaldırmaz; yalnızca onun fark edilmesini geciktirebilir.
Atalet ve başarısızlık korkusu
Ataletin temelinde başarısızlık korkusu yatar. Bu korku, ilerlemeyi zorlaştırır; çünkü işe başlamadan ya da onu bitirmeden önce olabilecekleri zihnimizde büyütürüz. Hiç başlayamamakla başladığımız işi bitirememek arasında, sonuç bakımından büyük bir fark yoktur: Her iki durumda da bir noktada takılı kalırız.
“Bu işi başaramazsam ne olur?” diye düşünmek, başarısızlığın ardından insanların bize güleceği, eleştirileri kaldıramayacağımız ya da beklenen sonucu alamadığımız için cezalandırılacağımız gibi ihtimalleri gözümüzde büyütebilir. Geleceğe ilişkin bu negatif vizyonlar, henüz gerçekleşmemiş bir sonucu bugünden yaşamamıza ve harekete geçmekten kaçınmamıza yol açar. Atalet ve başarısızlık korkusu bu noktada birbirini besler: Korku başlamayı veya tamamlamayı zorlaştırır; erteleme ise hedefe yaklaşmamızı engeller.
Atalet nasıl yenilir? Parçalara ayırma prensibi
Atalet nasıl yenilir? Temel prensip, tamamlamak istediğiniz işi kolayca yönetebileceğiniz küçük parçalara ayırmaktır. Bir kitap yazmak, dağa tırmanmak ya da evi badana yapmak istiyor olabilirsiniz. İşin niteliği değişse de o an tamamlayabileceğiniz bölüme odaklanmak, bütün görevin gözünüzü korkutmasını önler. Daha ilerisini düşünerek kendinizi bunaltmak yerine, bugün yapmanız gereken kısmı belirleyin.
Diyelim ki sizden 400 sayfalık bir roman yazmanızı istedim. Bu, tamamlanması imkânsız bir görev gibi görünebilir. Peki sizden bir yıl boyunca her gün 1,5 sayfa yazmanızı istesem? Bu teklif daha yapılabilir gelmiyor mu? Büyük hedefi küçük parçalara bölmek işi kolaylaştırır; yine de bir yıl boyunca her gün aynı şeyi sürdürme düşüncesi bazı kişilerin gözünü korkutabilir.
Öyleyse zaman dilimini de küçültelim. Sizden bir yıl, bir ay ya da bir hafta boyunca yazmanızı değil, yalnızca bugün 1,5 sayfa yazmanızı istiyorum. Yarın geldiğinde de dünü ve yarını düşünmeden, o günün 1,5 sayfasına odaklanın. Böylece hem yapılacak işi hem de ona ayıracağınız zamanı parçalara bölmüş olursunuz. Her günün görevi, önünüzde duran tek bir adım hâline gelir.
İşleri ertelemeyi bırakma çabasında bütün hedefi bir anda tamamlamaya çalışmak yerine, bugün yapılabilecek belirli bir parçayı seçin. Bu yaklaşım, “şartlar mükemmel olunca başlayacağım” düşüncesine kapılmadan harekete geçmenize yardımcı olur. Erteleme alışkanlığı çoğu zaman büyük ve belirsiz görünen bir işle beslenir; görevi küçültmek, nereden başlayacağınızı görünür kılar.
İçinde bulunduğunuz günü esas alıp günlük görevinizi yerine getirdiğinizde, uzak görünen bir hedef adım adım yaklaşır. Bir yıl boyunca her gün bu yöntemi uygularsanız, sonunda 400 sayfalık bir kitabınız olabilir. En uzun maraton bile tek bir adımla başlar. Kalkın ve ilk adımınızı hemen şimdi atın.
Chuck Gallozzi, “Procrastination is the grave in which oppurtunity is buried” ve Jim Rohn, “Ending procrastination” adlı makalelerinden çeviren ve derleyen Nüvide G. Tulgar







benim birçok mezarım var