Aşktan Korkma ve Ego: Sevgiye Teslim Olmak

Bana gelip aşktan korktuğunu söyleyen insanların çokluğu beni her zaman şaşırtmıştır. Aşk korkusu nedir? Osho’nun yaklaşımında bu korkunun ardında, birini gerçekten sevdiğinde egonun eriyip kaybolmaya başlaması vardır. Ego ile birlikte sevemezsin; çünkü araya bir engel koyar. Sen kendinle diğer kişi arasındaki bu engeli kaldırmak istediğinde ego, “Bunun sonu ölüm olacak, dikkat et!” der.
Aşk korkusu egodan kaynaklanır mı?
Bu anlatımda egonun ölümü, senin ölümün değildir; aksine, yaşam olasılığının önünü açar. Ego, insanın etrafında biriken ve zamanla kabuk hâline gelen şeylere benzetilir. Bir seyyahın elbiselerine ve bedenine yol boyunca tozların yapışması gibi, biz de yaşadığımız deneyimlerin, edindiğimiz bilginin ve geçmişin izlerini taşırız. Bu toz birikir; fark edilip bırakılmadığında koruyucu bir kabuğa dönüşebilir.
Bu nedenle ego ve aşk arasındaki ilişkiyi anlamak için önce egonun nasıl oluştuğuna bakmak gerekir. Osho’nun düşüncesinde aşk korkusunun temelinde, yalnızca bir ilişkiye başlama endişesi değil; kontrolü, üstünlüğü ve kendine dair alışılmış algıyı yitirme korkusu da vardır. “Aşk korkusu egodan kaynaklanır mı?” sorusunun bu yazıdaki yanıtı, Osho’nun bakış açısıyla, egonun sevgiyle araya koyduğu engelde aranır. Bu, psikolojik sıkıntıların tek ve bilimsel olarak kesin açıklaması değil, metnin dayandığı düşünsel yaklaşımdır.
Ego nasıl oluşur?
Osho, egonun köklerini insanın çocukluğundaki çaresizlik ve bağımlılık deneyiminde arar. İnsan yavrusu doğduğunda başkalarının yardımına muhtaçtır; yıllar boyunca bakım verenlere bağlı kalır. Çocuğun henüz gelişmekte olan zihni bu durumu, sanki kendisi dünyanın merkeziymiş gibi yorumlayabilir: Ağladığında annesi gelir, acıktığında beslenir, rahatsız olduğunda biri onunla ilgilenir.
Çocuk böylece bir imparator gibi yaşar. Gerçekte anne babası, ailesi ve bakıcıları olmadan hayatta kalamaz; onlara bağımlı olan kendisidir. Ancak küçük dünyasında bu bakım, bütün dünyanın onun için var olduğu hissini doğurabilir. Annesi, babası ve çevresindeki birkaç kişi çocuğun tüm dünyasını oluşturur. Osho’nun yorumunda, çocuğun kendisini varoluşun merkezinde hissetmesiyle ego biçimlenmeye başlar.
Çocuk annesinin gözlerinde kendi hayatının anlamı olduğunu, babası eve geldiğinde onun da kendisini düşündüğünü hisseder. Bu yıllar, insanın dünyayı ve ilişkileri yorumlama biçiminin temellerinin atıldığı bir dönem olarak anlatılır. Bazı psikoloji yaklaşımları da ilk yıllardaki kalıpların ileriki hayatı etkileyebileceğini savunur; burada önemli olan, bu düşüncenin metindeki açıklayıcı çerçeve olduğunu ve tek başına kesin bir psikolojik hüküm sayılmaması gerektiğini unutmamaktır.
Çocuk aile çemberinin dışına çıktığında herkesin onu anne babası kadar önemsemediğini görür. Ego incinir; fakat merkezde olma beklentisi sürer. Diğer çocuklara hükmetmeye, okulda en önemli kişi olmaya çalışabilir. Kendini üstün görürken başkalarının da aynı şeyi istediğini fark eder. Böylece çatışma, mücadele ve rekabet başlar.
Osho bu çocukça merkez olma arzusunun yetişkinlikte de sürebileceğini, insanların zenginlik, iktidar, bilgi ya da gösteriş aracılığıyla başkalarına üstün gelmeye çalışabileceğini söyler. Napolyon, İskender ve Adolf Hitler örneklerini de bu arzunun uç bir anlatımı olarak kullanır. Ona göre insanlar arasındaki çatışmanın nedeni, herkesin aynı anda dünyanın merkezi olmak istemesidir; başkaları doğuştan düşman olduğu için değil, herkes benzer bir mücadele içindedir.
Sevgi eksikliği ego sorununu çözmez
Osho, egoyu azaltmak için çocuğu sevgiden ve ilgiden yoksun bırakma fikrine karşı çıkar. Ona göre sevgi, çocuğun kabul edildiğini ve değerli olduğunu hissetmesi için gereklidir. Çocuk bütünüyle kayıtsızlık içinde büyürse egoyla ilgili bazı sorunlar azalabilir; ancak bu kez kendini tanımakta zorlanan, ürkek ve güvensiz bir insan hâline gelebilir.
Bu nedenle mesele, sevgiyi ortadan kaldırmak değil; sevginin içinde oluşan egoyu zamanla fark edip onun yönetiminden çıkabilmektir. Osho, sevgisiz büyüyen çocuğun daha az mücadele etmesini huzurla bir tutmaz. Kişinin kendini savunamaması, herkesten uzaklaşıp kendi içine kapanması da sağlıklı bir gelişim olarak sunulamaz. Robot ya da taş benzetmeleriyle, kaygısız görünmenin bilinç ve yaşam enerjisinden vazgeçmek anlamına gelebileceğini vurgular.
Bu bölümdeki görüşler tıbbi bir kesinlik değil, bilinç ile ıstırap arasındaki ilişkiyi anlatan Osho’ya ait bir yaklaşımdır. Taş gibi hiçbir şey hissetmemek yerine, bilinçli olduğu hâlde hayatın tadını çıkarabilen; kuşlar gibi şarkı söyleyip kutlayabilen bir insan olmayı önemser. Buradaki vurgu gerilemekte değil, bilincin gelişmesindedir.
Ego koruyucu bir kabukken nasıl hapishaneye dönüşür?
Osho’ya göre çocuk için ego başlangıçta gereklidir. Çocuğun kabul edildiğini, sevildiğini ve dünyaya davet edilmiş olduğunu hissetmesine yardım eden bir koruyucu kabuk gibidir. Ailenin sıcaklığı onun güçlenmesini, kök salmasını ve kendine bir temel bulmasını sağlar.
Fakat kabuk, tohumun kendisi değildir. Korunma sürekli ve değişmez bir hâl aldığında hapishaneye dönüşebilir. Tohumun kabuğunun zamanı geldiğinde kırılması gibi, ego da bir dönem koruyucu olsa bile hayatın tamamını yönetmek zorunda değildir. Osho’nun metaforunda kabuk bırakıldığında tohum çiçeklenebilir; kişi de kendini yalnızca geçmiş deneyimleri ve alışkanlıklarıyla tanımlamaktan uzaklaşabilir.
Ego ve aşk ilişkisini nasıl etkiler?
Ego, herkesin sana boyun eğmesini ister; senin başka birine teslim olmana izin vermez. Oysa Osho’ya göre aşk, birini zorla kendine boyun eğdirmek değil, kontrolü bir anlığına bırakabilmektir. Başkasını teslim olmaya zorlamak yıkıcıdır ve aşk değildir. Bu çerçevede aşktan korkma nedenleri arasında, egonun üstünlüğünü ya da kontrolünü kaybetme endişesi bulunur.
Bu düşünce, kişinin kendinden vazgeçmesi ya da kendi sınırlarını yok sayması gerektiği anlamına gelmez. Metindeki teslimiyet, bir başkasını yönetme ve her şeyi kontrol etme arzusunu gevşetmekle ilgilidir. Ego aşk ilişkisini nasıl etkiler sorusuna Osho’nun verdiği yanıt da burada belirginleşir: Ego çatışmayı ve tahakkümü beslerken aşk, iki kişi arasındaki engelin kalkmasına imkân verir.
Osho, aşkı hayatın şiiri olarak anlatır. Düzyazı, matematik, mantık ve akıl elbette değerlidir; işe yarar ve gereklidir. Ancak hayat yalnızca sebep-sonuç hesabından ibaret olduğunda bir kutlamaya dönüşemez. Şiir benzetmesiyle anlatılan şey, insanın aklı terk etmesi değil; yaşamda mantığın tek başına karşılayamayacağı bir sıcaklığa ve açıklığa da yer açmasıdır.
Aşkın kapı açtığı bu alan Osho’nun anlatımında dua, meditasyon, sessizlik ve farkındalıkla ilişkilendirilir. Carl Gustav Jung’a atfedilen bir değerlendirmede de kırk yaşını aşan bazı insanların psikolojik sorunlarının ardında manevi bir boyutun eksik olabileceği söylenir. Bu görüşü psikolojik sıkıntıların tek ve kesin açıklaması olarak değil, yaşamın anlamı üzerine bir yorum olarak değerlendirmek gerekir.
Yaşamın farklı dönemlerinde yeni bir anlam arayışının belirebileceğini söyleyen bu yaklaşımda, kişi o değişimi anlayamadığında huzursuzluk yaşayabilir. Osho’nun temel düşüncesi ise egonun sürekli savaş hâlinde olduğudur: İnsan sessizce otururken bile üstün gelmenin, hükmetmenin ve kontrolün yollarını arayabilir. Egoyu bir kenara bırakmayı öğrenemediğinde başkalarıyla rahat ilişki kurması da zorlaşır.
Anne babayla kurulan ilişkinin izleri
Osho, egonun aile içindeki ilk ilişkilerde biçimlendiğini düşündüğü için bu ilişkilerdeki çatışmaların başka alanlara da taşınabileceğini anlatır. George Gurdjieff’in insanlarla toplandığı odada duvara asılı olduğu söylenen cümleyi şöyle aktarır: “Şayet sen annen ve babanla henüz rahat hissetmiyorsan o zaman çek git. Sana yardım edemem.” Bu sözün metindeki işlevi, sorunun ortaya çıktığı yere dönüp onu anlamaya dikkat çekmektir.
Anne babayla yaşanan çatışmaların çözülmesi, Osho’ya göre benzer temeller üzerinde yükselen başka çatışmaları da hafifletebilir. Örneğin babasıyla rahat hissetmeyen bir erkek, iş yerindeki patronunu bir baba figürü gibi algılayabilir. Annesiyle kurduğu ilişkideki zorlukları da başka kadınlarla ilişkilerine taşıyabilir. Bunlar herkes için değişmez kurallar değil, geçmiş ilişkilerin bugünkü algılar üzerindeki etkisini anlatan örneklerdir.
Aksi hâlde insan ağacın dallarını ve yapraklarını keserken kökü olduğu gibi bırakabilir. Osho’nun önerdiği yönde kişi çocukken çaresiz ve başkalarına bağımlı olduğunu, dünyanın merkezi olmadığını fark eder. Bu fark edişle ego yavaş yavaş söner; dünya düşmanlarla dolu bir yer olmaktan çıkıp organik bir bütün olarak görülebilir. Böylece kişi yaşamla çatışmak yerine onunla birlikte akmayı deneyimler.
Aşka düşmenin bir yöntemi var mı?
Bana gelip “Nasıl âşık olmalı, bir yolu var mı?” diye soran insanlar var. Bir yöntem, belirli bir teknik istiyorlar. Oysa Osho’nun yanıtında âşık olmak, önceden belirlenmiş bir yöntemi uygulamak değil; kontrol eden taraf olma iddiasını bırakıp aşkın içine düşmektir.
Kafa merkezli insanlar aşkın gözünün kör olduğunu söyleyebilir. Osho ise aşkı, yegâne göz ve görüş olarak anlatır. Zihin kontrolü yitirdiği her durumu tehlikeli bulabilir; fakat insan kalbinin ve bilincinin, bir teknikle yönetilemeyecek bir dünyası vardır. Bir şeyi zorla oldurmaya ya da bütünüyle kontrol etmeye çalışma çabasının kendisi de egonun bir ifadesidir.
Bu nedenle yazıdaki aşk korkusu, yalnızca sevmekten kaçınmak değil; aşkın getirdiği açıklığa, kontrolü gevşetmeye ve egonun araya koyduğu engeli görmeye dair bir korku olarak ele alınır. Osho’nun düşüncesinde ego aşk ilişkisini çatışmaya sürükleyebilir; egonun kabuğunu fark etmek ve onu her an yeniden güçlendirmemek ise sevgiye alan açar. Aşkın bir tekniği yoktur; bazen yapılacak şey, engelin kendisini görüp bir anlığına kenara koymaktır.
OSHO
Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız
Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız







