Beklenti Uyumsuzluklarına Hangi Anlamları Yüklüyoruz?

Yaşamımızı etkileyen önemli şeylerden biri, kendimizle ilgili sahip olduğumuz tanımlamalar ve düşüncelerdir: Kim olduğumuz, nasıl biri olabileceğimiz, neleri yapabileceğimiz ya da yapamayacağımız… Bu düşünceler, dünyayı ve kendimizi nasıl anlamlandırdığımızla yakından ilişkilidir.

Çocukluğumuzdan itibaren dış dünyadan aldığımız bilgileri içselleştiririz. Bu bilgileri genelleme, silme ve çarpıtma olarak adlandırılan üç içsel filtreden geçirir; ardından kendi dünya modelimize uygun kelimelerle anlamlı hâle getiririz.

Bu filtreler bazı durumlarda yaşamı kolaylaştırırken bazı durumlarda da bizi sınırlayabilir. Özellikle yaşadığımız bir olayı kendimizle ilgili kesin bir yargıya dönüştürdüğümüzde, olayın kendisinden daha geniş bir anlam yüklemeye başlayabiliriz.

beklenti uyumsuzluğu

Genelleme, az ya da sınırlı veriye dayanarak geniş bir sonuca ulaşmaktır. Tek bir olaydan veya birkaç deneyimden evrensel bir kural çıkarabiliriz. Öğrenmenin bir parçası olan genellemeler, istisnalara yer bırakmadığında düşüncelerimizi daraltır. Silme, bazı cümle ve ayrıntılara odaklanırken diğerlerini önemsizleştirmektir. Çarpıtma ise bilginin bir bölümünü öne çıkarıp geri kalanını göz ardı etmektir.

İnançlarımız da geçmiş deneyimlerimizi yorumlama biçimimizden etkilenir. Örneğin, olumsuz bir olayın ardından “Bu hep böyle oluyor” ya da “Bende bir sorun var” diye düşünmek, yaşananı tek bir olay olmaktan çıkarıp kendimiz hakkında sınırlayıcı bir tanıma dönüştürebilir. Bu tanımlamaların farkına varmadığımızda, genelleme, silme ve çarpıtmalarımızın etkisiyle kendimizi sürekli mücadele içinde bulabiliriz.

Beklenti uyumsuzluğu, değersizlik anlamına gelmez

Bu duruma örnek olarak, anne karnında ya da bebeklikte istenmediğini düşünerek büyüyen birini ele alabiliriz. Ebeveynin farklı bir cinsiyet beklentisi olması veya doğumdan mutlu olmaması, çocuk tarafından “Ben kötü ya da kabul edilmezim” şeklinde yorumlanabilir. Böyle bir yorumda, başkasının duygusu ve beklentisi kişinin kendi değeriyle ilgili bir hükme dönüşür.

Oysa ebeveynlerin beklentileri onların dünyasına aittir. Bir ebeveyn çocuk sahibi olmayı mutluluk kaynağı, bir başkası ise sorun kaynağı olarak tanımlayabilir. Bu beklentiyi biz belirleyemeyiz. Onu kontrol etmeye çalıştığımızda kendimizi başkasının dünyasına uydurmaya ve oraya sığdırmaya çalışabilir; bunun sonucunda kendimizi yanlış, hatalı, bozuk, yetersiz ya da kötü olarak etiketleyebiliriz.

Ancak orada yaşanan şey yalnızca bir beklenti uyumsuzluğu olabilir. Beklentilerin karşılanmaması, beklentiye uymayan kişinin ya da şeyin yanlış, eksik veya değersiz olduğu anlamına gelmez. Başkalarının beklentilerini karşılayamamak da tek başına bizim kötü, hatalı ya da yetersiz olduğumuzu göstermez. Beklentinin kime ait olduğunu ve yaşanan durumun gerçekten ne anlattığını birbirinden ayırmak önemlidir.

Bir pastanede baklava sipariş ettiğinizi düşünün. Garson size kadayıf getirdi. Baklava istemiş olmanız kadayıfı kötü, bozuk ya da lezzetsiz yapmaz; burada yalnızca sipariş ile gelen ürün arasında bir uyumsuzluk vardır. Kadayıf yine kadayıftır ve kadayıf olarak yeterlidir. Bu örnekte olduğu gibi, bir beklentiye uymamakla kötü olmak aynı şey değildir.

İlişkilerde terk edildiğimizde veya bir beklentimiz karşılanmadığında hemen “Nerede yanlış yaptım, nerem eksik?” diye kendimizi sorgulayabiliriz. Beklentiler karşılanmadığında kendini suçlamak, yaşananı anlamaya çalışmak gibi görünse de, sorgulamayı doğrudan kişisel değersizliğe bağladığımızda kendimize yönelik sert yargıları güçlendirebilir. Burada amaç hiçbir durumu değerlendirmemek değil; bir uyumsuzluğu kendimiz hakkında kesin bir hükme çevirmeden önce ne olduğunu ayırt etmektir.

Beklentiler karşılanmadığında ne yapılmalı?

Beklenti uyumsuzluğu yaşadığımızda önce durup olayı adlandırabiliriz: “Burada bir beklenti karşılanmadı; bu, benim kötü ya da yetersiz olduğumu kanıtlamaz.” Sonra beklentinin kime ait olduğunu, bizim bu beklentiyle ne ölçüde ilgimiz olduğunu ve kendi ihtiyaçlarımızı gözden geçirebiliriz. Bir beklentiyi karşılamaya gönüllü olup olmadığımızı sormak, otomatik olarak kendimizi başkasına uydurmaktan farklı bir seçim yapmamıza yardımcı olur.

Yaşamımızda beklentileri karşılayamadığımız durumlarda kendimizle ilgili hangi tanımlamalara, etiketlemelere ve yargılamalara sahibiz? Bunların ne kadarı yaşanan durumla ilgili, ne kadarı kendimize yüklediğimiz anlamlardan oluşuyor? Kendimizi yanlış, eksik, yetersiz ve kötü olarak tanımlamanın nesini seviyoruz? Bu sorular, hemen yeni bir yargıya varmak yerine düşüncelerimizi fark etmemiz için bir alan açabilir.

Başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmak yerine kendi beklentilerimizi de duymamız gerekir. “Benim beklentilerim neler?” ve “Mevcut beklentinin ne kadarını karşılamaya gönüllüyüm?” soruları, nerede durduğumuzu anlamamıza yardım eder. Kendi beklentimizi karşılayacak kişilere veya koşullara yönelmeyi seçseydik ne yapmamız, ne olmamız ya da nasıl davranmamız gerekirdi?

Bu soruların amacı kendimizi ya da başkasını suçlamak değil; yaşanan uyumsuzluğu kişisel bir kusur gibi görmek yerine daha açık bir bakışla değerlendirmektir. Referans noktamız sürekli “Ben eksik ve kötüyüm” olduğunda, kendimizle ilgili bu yargıları yeniden üretmeye başlayabiliriz. Oysa bir beklentinin karşılanmaması ile bizim kim olduğumuz aynı şey değildir.

Bir dahaki sefere böyle bir durumla karşılaştığınızda, “Burada sadece bir beklenti uyumsuzluğu var deseydim kendimi nasıl hissederdim? Nasıl davranırdım, yaşamımda ne yaratırdım?” diye sorabilirsiniz. Mevcut durumla ve kendimle ilgili görmeyi reddettiğim gerçeklik nedir? Bundan daha iyi nasıl olur? Başka neler mümkün?

Neşeli, keyifli, mucize dolu bir gün olsun.

Halis ŞAHİNER

beklenti uyumsuzluğu
Bireysel Danışmanlık

Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız

Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir