Freud Psikolojisi: Zihnin Çalışması ve Temel Fikirler

Freud Psikolojisinin Temel Fikirleri

Freud psikolojisi, insan davranışlarını yalnızca bilinçli kararlarla açıklamaz; arzuların, kaygıların ve içsel çatışmaların da davranışlarımızı etkilediğini öne sürer. Freud’un yaklaşımında bu hareketi anlamak için haz ve gerçeklik ilkelerine, ardından da zihnin id, ego ve süperego olarak ele alınan bölümlerine bakmak gerekir.

Freud haz ilkesi ve gerçeklik ilkesi

Haz ilkesi, arzuların ve temel ihtiyaçların mümkün olduğunca çabuk tatmin edilmesine yönelten eğilimdir. Freud’un kuramında bu ilke bilinçdışı ve içgüdüsel süreçlerle bağlantılıdır; engellenen bir dürtünün yarattığı gerilimden uzaklaşmayı amaçlar. Bu nedenle haz ilkesi, anlık doyuma yönelen ve sonuçları her zaman hesaba katmayan bir işleyiş olarak düşünülebilir.

Gerçeklik ilkesi ise kişinin toplumsal yaşamı ve dış dünyanın koşullarını hesaba katarak tatmini ertelemesini sağlar. Arzu ortadan kalkmaz; ancak ne zaman ve hangi koşullarda karşılanabileceği değerlendirilir. Örneğin, kişi bir isteğinin hemen gerçekleşmeyeceğini, beklemesi veya koşullara uygun bir yol bulması gerektiğini öğrenir. Freud’un yaklaşımında olgunlaşmayla birlikte bu ilke, günlük yaşamı sürdürebilmek için önem kazanır.

Freud başlangıçta bu iki kuvveti birbirine karşıt gibi ele alsa da daha sonra birlikte çalıştıklarını düşündü. Davranışların, uzun vadede ruhsal gerilimi azaltmaya yöneldiğini savundu. Yani gerçeklik ilkesi haz arayışını yok etmez; onu dış dünyanın sınırları içinde düzenlemeye çalışır.

Freud psikolojisi

Freud, yaşayan organizmaların denge ve istikrara yöneldiğini savunan biyolojik bakış açısından etkilenmişti. Bununla birlikte, ruhsal yaşamda haz her zaman gerilimin hemen sona ermesiyle ortaya çıkmaz. Bazen bir hedefe doğru ilerlemek de hazzın bir parçasıdır; doruk noktasına giden yol, yaşanan keyfi uzatabilir.

Örneğin, ön sevişme cinsel birliktelikten alınan hazzı artırabilir. Buradaki fikir yalnızca hedefe ulaşmanın değil, hedefe giden yolculuğun da keyif verebilmesidir. Hedefe ulaşıldığında yaşanan haz kısa sürebilir; oysa ona doğru ilerlerken yaşananlar, hedefin kendisinden alınan hazzı da etkileyebilir.

Freud psikolojisi

Yaşadıklarımızı zihnimiz ve duyularımız aracılığıyla algılarız. Beş duyumuz, bir deneyimin bizde nasıl karşılık bulduğunu etkiler. Örneğin, yediğimiz yemek sindirim sürecinde vücudun ihtiyaç duyduğu bileşenlere ayrılır. Fakat yemeği henüz yemeden önce bile görüntüsü, kokusu ve tadı bize farklı hazlar verebilir. Aynı yemek herkeste aynı duyguyu uyandırmayabilir; bu deneyim kişiden kişiye değişir.

Haz arayışı, sahip olma ve deneyimleme

Sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeyler de zihinsel algımızla ilişkilidir. Bu yazının bakışına göre dünyadaki her şey Yaratıcı’ya aittir ve biz burada onları bir süreliğine kullanırız; öldüğümüzde ise sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeyler geride kalır.

Bir araç ya da bina, maddi bileşenlerden oluşan bir nesnedir. “Bu ev benim” veya “bu araca sahibim” dediğimizde, çoğu zaman onun kullanım hakkının bizde olduğunu anlatırız. Bu açıdan sahiplik, nesnenin kendisinden çok ona ilişkin zihinsel ve toplumsal bir tanımdır.

Yaşamın temel ihtiyaçları söz konusu olduğunda, hayatta kalmak için yeme ve içme vazgeçilmezdir. Bunun ötesinde arzuladığımız pek çok şey, mevcut olanı deneyimleme isteğimizle ilgilidir. Bu yaklaşımda insanın ne için çalıştığı sorusu da buraya bağlanır: Daha geniş bir ev, daha lüks bir araç ya da farklı bir yaşam biçimi istemek, yeni bir deneyimin ve hazzın peşinden gitmektir.

Yazarın inanç çerçevesinde, yaşam süresi dolmadığı müddetçe her canlının rızkının Allah tarafından gönderildiği düşüncesi de bu değerlendirmeye eşlik eder. İş, aile veya yoldan geçen biri bu rızkın ulaşmasına vesile olabilir. Buradaki vurgu, insanın ihtiyaçlarının ötesindeki istekleriyle temel gereksinimlerini birbirinden ayırabilmesidir.

Freud, insan yaşamının amacını haz ilkesi tarafından yönlendirilen mutluluk arayışıyla ilişkilendirdi. Bu çerçevede yaptığımız işlerde aradığımız şey yalnızca bir sonuca ulaşmak değil, o sonucun sağlayacağı tatmindir. Haz duygusu her zaman yalnızca mutluluk veren deneyimlerle sınırlı olmayabilir; kişi kendisine zarar verebileceğini bildiği bir davranışı, örneğin sigara kullanmayı, yineleyebilir. Bu tür örnekler, arzuların ve alışkanlıkların her zaman basit bir “iyi hissetme” hesabıyla açıklanamayacağını gösterir.

Freud psikolojisi

Freud’un zihin kuramı: İd, ego ve süperego

Freud’un zihin kuramı, zihinsel işleyişi id, ego ve süperego arasındaki ilişkiler üzerinden açıklar. Bu bölümler, birbirinden tamamen bağımsız parçalar değil; arzular, gerçekliğin gerekleri ve içselleştirilen kurallar arasındaki gerilimi anlamaya yarayan bir modeldir. Freud’un kişilik kuramı da bu üç boyutun etkileşimini merkeze alır.

İd: Anlık arzular ve haz ilkesi

İd, ruhun kalıtsal ve içgüdüsel arzularla bağlantılı, bilinçdışı bölümüdür. Freud’un anlatımında id, temel ihtiyaçların hemen karşılanmasını ister ve haz ilkesine göre işler. Bir dürtü engellendiğinde ortaya çıkan gerilimden kaçınmaya yönelir; dış dünyanın kurallarını veya sonuçlarını kendi başına değerlendirmez.

Ego: Gerçeklikle uzlaşma

Ego, dış gerçekliğin koşullarını dikkate alan ve kişinin kendisi olarak deneyimlediği zihinsel boyuttur. Düşünceleri bir araya getirerek anlamlandırmaya, karar vermeye ve neyin mümkün olduğunu değerlendirmeye yardımcı olur. İdin arzularıyla çevrenin koşulları arasında bir yol bulmaya çalışır.

  • Ego, karar alma ve gerçekliği değerlendirme işlevleriyle ilişkilidir.
  • Freud’un modelinde kaygı, egonun karşı karşıya olduğu bir tehlikeye veya iç çatışmaya ilişkin uyarı işlevi görebilir.
  • Ego, istenmeyen duygu ve dürtülerden korunmaya yönelik, çoğu zaman bilinçdışı savunma yollarından yararlanır.
  • İd’e kıyasla daha düzenli ve gerçekliğe dönük olsa da ego, onun arzularını bütünüyle yok etmek yerine uygun koşullarda karşılamaya çalışır.

Freud, ego ile id arasındaki ilişkiyi binici ve at benzetmesiyle anlatır: At enerjiyi ve hareket gücünü sağlar, binici ise yön vermeye çalışır. Ego da id’in enerjisini hesaba katarak onu kontrollü biçimde tatmin edecek yollar arar. Örneğin çocuk aç olsa bile bir dilim kek yiyebilmek için çay saatini beklemesi gerektiğini öğrenir. Bu örnekte arzu kaybolmaz; gerçeklik koşullarına göre ertelenir.

Freud psikolojisi

Süperego: Vicdan ve içselleştirilen kurallar

Süperego, vicdan ve toplumsal kurallarla ilişkili; içsel bir “anne-baba” gibi işleyen zihinsel boyuttur. Küçük çocuk, davranışlarını kendi başına sınırlamakta zorlanır; başlangıçta kontrol ve yönlendirme ebeveynlerden ve bakım verenlerden gelir. Zaman içinde çocuk, çevresinden gördüğü ödül ve cezaları, sınırları ve beklentileri içselleştirmeye başlar.

Bu süreçte çocuk, davranışlarının izlendiği ve değerlendirildiği duygusunu geliştirebilir. Süperegonun vicdanla ilişkili yönü, neyin doğru ya da yanlış sayıldığını değerlendirmemize; gurur veya suçluluk hissetmemize katkıda bulunur. Böylece kişi yalnızca kendi isteğini değil, toplumun kabul edeceği davranışları da hesaba katar.

Süperego davranışları izler, neyin kabul edilebilir olduğuna karar verir ve yasak sayılan alanları kontrol eder. Freud’un modelinde bu değerlendirme her zaman bilinçli biçimde fark edilmeyebilir. Süperego, egonun kendisini değerlendirmesini ve daha mükemmel olmaya çabalamasını da sağlayabilir; ancak fazla katı olduğunda egoya karşı cezalandırıcı ve acımasız bir iç ses gibi işleyebilir.

Freud psikolojisi

Kaygı ve Freud’un savunma mekanizmaları nelerdir?

Kişiliğin farklı boyutları arasındaki çatışmalar kaygı ve stresle sonuçlanabilir. Freud’un açıklamasında kaygıyı fark eden ve buna karşılık vermeye çalışan ego, bir bakıma uyarı işlevi görür. Kaygı üç biçimde ele alınır:

  • Gerçekçi kaygı: Dış dünyadaki gerçek bir tehlikenin veya olayın algılanmasından kaynaklanır.
  • Nevrotik kaygı: İd’den taşan dürtülerle ilişkilendirilir; belirgin bir dış kaynağı olmadığı için kişiye anlaşılmaz gelebilir.
  • Ahlaki kaygı: Süperegonun vicdan ve kurallar üzerinden verdiği, bir davranışın uygun olmadığına ilişkin içsel uyarıdır.

Freud’un savunma mekanizmaları nelerdir sorusunun yanıtı, egonun kaygıyla baş etmek için başvurduğu bilinçdışı yolları kapsar. Bu mekanizmalar dürtüleri bastırabilir veya onları daha kabul edilebilir, daha az tehdit edici biçimlere dönüştürebilir. Aşağıdaki örnekler, kaynakta anlatılan savunma biçimlerini özetler; günlük davranışları tek başına tanı koymak için kullanmamak gerekir.

Egonun başvurduğu savunma biçimleri

  • Bastırma: Kişi, istenmeyen bir anıyı, duyguyu veya düşünceyi bilinçdışına iter. Böylece acı veren içerikle doğrudan yüzleşmekten kaçınabilir.
  • Yadsıma: Kişi, zorlayıcı bir durumun gerçekliğini kabul etmeyi reddeder. Örneğin, vücudundaki şüpheli bir şişkinlikten korktuğu için doktora gitmek yerine bu durumu görmezden gelebilir.
  • Yer değiştirme: Başlangıçtaki kişiye veya duruma yöneltilemeyen öfke gibi bir duygu, başka bir kişiye, hayvana ya da nesneye aktarılır.
  • Yansıtma: Kişi, kendi kabul etmekte zorlandığı arzu veya özellikleri başkasına atfeder. Örneğin, evde buyurgan davranan biri, başka bir aile üyesini buyurgan olmakla suçlayabilir.
  • İçe yansıtma: Özdeşleşme olarak da adlandırılan bu süreçte kişi, başkasının özelliklerini kendi kişiliğine katar. Beğenilen bir film yıldızı veya şarkıcıyla özdeşleşmek buna örnek verilebilir.
  • Düşlem: Gündüz düşleri ve fanteziler, yaşamı daha çekilir kılmaya yardımcı olabilir.
  • Ussallaştırma: Kişi, davranışının gerçek nedeni yerine egonun kabul edebileceği bir açıklamaya veya bahaneye yönelir; yaptığı hatayı kabul etmek yerine gerekçeler üretmesi buna örnektir.
  • Gerileme: Kişi, kendisini daha güvende hissettiği önceki bir davranış biçimine veya gelişim aşamasına döner.
  • Karşıt tepki kurma: Kişi, gerçekte çekici bulduğu birine düşmanca davranarak asıl duygusunun tersini sergileyebilir.
  • Yapma-bozma: Rahatsız edici bir düşünce veya olayın ardından, onu etkisiz kılacağı umulan özel jestler ya da ritüeller yapılır.
  • Yalıtma: Tehdit edici bir anı veya dürtü, ona eşlik eden duygudan ayrılır; kişi olayı duygusal sonucu yokmuş gibi anlatabilir.
  • Yüceltme: Korku, saldırganlık veya cinsel arzu gibi toplumsal açıdan kabul görmeyen dürtüler, daha kabul edilebilir biçimlere yönlendirilir.

Bu savunma biçimleri yalnızca nevrotik kişilerde değil, Freud’un modeline göre sıradan insanlarda da görülebilir. Savunmaların nasıl işlediği ve ne zaman sorun yarattığı ise kişinin yaşantısına ve koşullarına bağlıdır; onları tek başına bir tanı gibi değerlendirmek doğru olmaz. Freud’un temel fikri, zihnin arzular, gerçeklik ve içselleştirilen kurallar arasında sürekli bir denge kurmaya çalıştığıdır.

Kaynak: Freud-Kilit Fikirler, Ruth Snowden

Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız

Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız

Benzer Gönderiler