Akışa Bırakmak

Maddi konularda egoyu ikna çalışmaları yapıyordum. Bu konuda bir yazıya başlamıştım ama bitiremiyordum. Devamını yazmak içimden gelmiyordu; ben de kendimi zorlamayıp akışa bıraktım. Çünkü bu durum bana, yazının tamamlanması için henüz deneyimlemem gereken şeyler olduğunu hatırlattı. Belki de ancak onları yaşadıktan sonra yazı amacına uygun biçimde tamamlanabilecekti.

Ben de yazıyı bir süreliğine olduğu yerde bırakarak kendimle ilgili çalışmalara devam ettim. Bir gün bir arkadaşımla konuşurken, işle ilgili bir konuda çekimser davrandığımı fark ettim. O konuda yazılı bir kural vardı ve hakkımız olarak tanımlanmıştı; buna rağmen uygulamada konuyu amirlerle gündeme getirmek pek hoş karşılanmıyordu. Ya da biz böyle değerlendiriyorduk. Hakkımız olduğunu düşündüğümüz bir şeyi istemek zorunda kalmaktan rahatsız oluyordum. Çok önemli olmayan ama dile getirildiğinde üst kademenin hoşuna gitmeyeceğini düşündüğümüz, kalıplaşmış bir durumdu.

akışa bırakmak

Bu konuyla ilgili bir temizlik çalışması yapmaya karar verdim. Olumsuz duygunun farklı yönleri üzerinde çalıştıktan sonra kafamda bir şimşek çaktı: Asıl sorun, yaşadığımız duruma verdiğimiz tanımın içinde olabilir miydi?

Hak Etmek ya da Hak Etmemek

Hak etmek ya da etmemek, hayatın pek çok alanını etkileyebilecek; insanı kendi düşüncelerinin içinde kafese kapatabilecek kadar güçlü bir kavram. Bunu daha önce çalıştığım bir yerde yaşadığım olayın izlerini takip ederken fark ettim.

O olaydan önce yaptığım bir iş için takdir edilmiştim. Takdir edilmek beni mutlu etmişti ama aynı zamanda arka planda rahatsızlık duyuyordum. Çünkü bu ödülü hak etmediğimi düşünüyordum. İşleri başka biri yapıyordu; ben kontrol sorumlusuydum ama yeterince özenli bir kontrol yaptığımı düşünmüyordum. İşler bir süre yolunda gitmişti. Son altı ayda işi yapan kişinin kişisel sorunları nedeniyle bazı aksaklıklar yaşanınca, işin sorumlusu olarak olumsuzluktan da etkilendim. Olumlu gelişmenin takdirini alırken, olumsuz gelişmenin sorumluluğundan da payıma düşeni almıştım.

akışa bırakmak

Olayı yeniden değerlendirmeye başladım. “Bu olay bana ne öğretmek için karşıma çıktı?” diye sordum. Önce müdürümün bana karşı davranışlarını düşündüm. Bu davranışın onun açısından haklı nedenleri olabileceğini kabul ettim. Sonra kendime döndüm: Ben bu olaydan neden rahatsız oluyordum? Canımı acıtan neydi?

Aklıma gelen ilk düşünce, işime nankörlük ettiğimdi. Rahat çalışma ortamımı ve bana sağladığı imkânları kabullenemiyordum. Kişisel gelişim çalışmalarımın başında tespit ettiğim bir konuya yeniden dönmüştüm. Bu korku üzerinde çalışıp onu temizlediğimi sanıyordum ama içimde hâlâ çözülmemiş bir şey vardı.

Bu, “Hak etmediğin bir şeyi alır ya da yaparsan mutlaka başına bir şey gelir” biçiminde bir bilinçaltı kaydıydı. Ben, “Bu durumu hak etmiyorum; o hâlde başıma mutlaka bir şey gelmeli” diye düşünüyordum. İşler yolunda giderken bile içimde bir yer terslik arıyordu. Böylece çekim yasası ve para konusundaki düşüncelerimin, paradan çok kendi değerim ve hak etme inancımla bağlantılı olduğunu görmeye başladım.

Darel Rutherford’un Çözüm Olmak kitabındaki şu cümle aklıma geldi: “Hayattan alabileceklerin, bilincinin hak ettiğini düşündüğü ve inandığı kadardır.”

Bilincim yine hak etme kavramına takılmıştı. Bu konuda başka türlü nasıl düşünebilirim diye kendimi sorguladım. Bu dünyadaki her şeyin Yaratan’a ait olduğuna inanıyordum. Biz canlılar, yaşamımız boyunca bunları kullanıyorduk. Ev, araba ve sahip olduğumuzu düşündüğümüz diğer şeyler de dâhil olmak üzere hiçbir şeye kalıcı olarak sahip değildik; onları yalnızca geçici bir süre kullanıyorduk.

Benim inanç dünyamda önemli bir nokta daha vardı. Yaratan Kuran’da “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” diyordu. Başka bir ayette, “Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldürecek ve daha sonra da diriltecek olandır.” ifadesi yer alıyordu. Yine başka bir ayette, “Allah dilediğine hesapsız rızk verir” deniyordu. Verilen rızık için de şükretmemiz isteniyordu.

Bu bakış açısından, Allah her canlının rızkını veriyor ve insanlar da bu akışın içinde birbirine aracı oluyordu. Benim rızkım bir başkası aracılığıyla bana ulaşırken, ben de başka birinin ihtiyacına aracı olabiliyordum. Para da bu döngüde, isteklerimizi karşılamaya yarayan araçlardan biriydi. Benim için yapılması gereken; sahip olduklarım için şükretmek, istemek ve sonrasını Yaratan’a bırakmaktı.

Fakat biz insanlar, gelen nimetleri “hak edilmemiş”, “kötü” ya da “haram” diye etiketleyerek akışın önünde engeller oluşturabiliyoruz. İsterken bir yandan da bize ulaşan şeyi reddedebiliyoruz. Elbette bu kavramlar, öğrenilmiş ve şekilciliği öne çıkaran inançlarla farklı biçimlerde yorumlanabilir. Ben, Kuran’daki tanımların insanlar tarafından genişletilerek gündelik yaşamda akışın önünde engellere dönüştürülebildiğini düşünüyorum.

Kendimi sorguladığımda, “hak etmemek” düşüncesiyle kendi akışımı engellediğimi fark ettim. Bir şeyler istiyor, sahip olduklarım için Allah’a minnettarlık duyuyor, fakat isteklerimin mutlaka benim belirlediğim yoldan gelmesini bekliyordum. Bana ulaşan şeyi hak etmediğimi düşünerek reddedebiliyordum. Bu tavır, hem geleni kabul etmeme hem de kendimi değersiz görmeme neden oluyordu. Sonuçta elde ettiğim şeyin karşısında direnç oluşturuyordum. Daha önce de benzer durumları yaşamıştım; farkında olmadığım bir kısır döngüydü bu.

Çocukluğumdan beri hak etmek ve hak etmemek düşünceleri arasında sıkışmıştım. Bu düşünce kalıbını kimin empoze ettiğini hatırlamıyordum ama birçok kez akışın önünü kapattığımı artık görebiliyordum.

Ben Ne İstiyorum?

Ben rahat ve huzurlu bir iş ortamı istiyordum. Bu, kendi düşünce yapıma uygun, sıradan ve doğal bir istekti. Çalıştığım yerlerde işim daha hafif oluyor; kendime ayıracak zamanım ve imkânlarım bulunuyordu. Başka insanların işleri ise oldukça yorucu olabiliyordu. Benim gözümden bakıldığında bu işler, kimi zaman kendi kendini besleyen ve amacını sorguladığım şekilsel faaliyetlerdi.

akışa bırakmak

Ben huzurlu bir çalışma ortamını seçerken başkaları, kendi düşünce kalıpları içinde daha fazla mücadele etmeyi ve yoğun çalışmayı seçiyor olabilirdi. Bu farkı gördüğümde, onların seçimlerinden dolayı kendimi sorumlu tutmam gerekmediğini de anlamaya başladım.

Sürekli mücadele eden ve bulunduğu ortamdan rahatsız olan bir arkadaşım vardı. Bana sık sık, “Sen kalbi temiz adamsın, işlerin hep rast gidiyor,” diye takılırdı. Ona, kendisinin de daha sakin bir yaşamı seçebileceğini söylediğimde bunu kabul etmek istemedi. Sakin bir yaşamın ona göre olmadığını, mutlaka bir şeylerle mücadele etmesi gerektiğini ve ancak bu şekilde kendini tanımlayabildiğini söylüyordu. Aksi hâlde hiçbir işe yaramadığını düşünecekti. Ben, içinde bulunduğu durumu fark etmesine rağmen egosunun bu döngüden vazgeçmesini istemediğini; bu yüzden bahaneler üretip aynı yerde kalmayı sürdürdüğünü düşünüyordum.

Kişisel gelişim çalışmaları, onun yaşadığı durumu daha iyi anlamama yardımcı oldu. Herkesin yaşam biçimi kendi seçimleriyle şekilleniyordu. Bir şeyi değiştirmek için önce bunu istemek, ardından içinde bulunulan duruma ve düşüncelere başka bir açıdan bakmak gerekiyordu.

Başkalarının yoğun çalışmayı seçmesi bende rahatsızlık yaratıyordu. Onların yaşam biçimi nedeniyle az çalıştığımı düşünüp eziliyor, suçluluk duyuyordum. Oysa bu onların seçimiydi; onların sorumluluğunu üstlenmek zorunda değildim. Suçluluk duygusu da bende “Suç varsa mutlaka ceza olmalıdır” düşüncesini harekete geçiriyordu. Okuduğum bir yazıda bu konu şöyle anlatılıyordu:

“Eğer bir adam için annesini huzurevine göndermek, çok doğal ve normal bir davranış ise ve inanç sistemi buna uygunsa, annesini huzur evine gönderince, bu onun hayatında herhangi bir olumsuzluğa yol açmayacaktır. Annesine kendi bakması gerektiğine ve huzurevine göndermesinin çok kötü bir davranış olduğuna inanan başka bir adam ise, bu inancına rağmen annesini huzur evine gönderir ise, hastalanabilir işini kaybedebilir ya da başına başka bir kötü olay gelebilir. İki adam da aynı şeyi yaptı ama birisinin hayatında herhangi bir değişim olmazken, diğeri aynı eylemden sonra birçok sorun deneyimledi. Bunun nedeni ise, kişinin kendi içinde onu cezalandıran inanç sistemidir. Bilinçaltınızda bir konuda suçluluk duyguları varsa bilinçaltınız mutlaka sizi cezalandıracak şekilde çalışacak ve hiçbir suç cezasız kalmaz inancını koruyacaktır. (onaylanma yasası)

Burada önemli olan şey, sizin için neyin kötü, yanlış veya suç olduğudur. Eğer yaptığınız herhangi bir şey sizin için suçsa, bilinçaltı için artık burada ceza süreci başlayacaktır ve sizin için ceza olarak en kabul edilebilir olası bir sonucu karşınıza çıkartacaktır. “

Bu alıntıdaki yaklaşım, benim kendi içimde kurduğum suç ve ceza ilişkisini düşünmeme neden oldu. İnsan bazen kendini kısıtlayan bir inancı suç gibi görür, ardından da başına olumsuz bir şey gelmesini bekler. Ben de hak etmediğimi düşünerek kendimi suçlu tanımlıyor, sonrasında yaşadığım olayları bu düşüncenin içinden yorumluyordum. Bu, benim deneyimimi anlamlandırma biçimimdi; yaşadıklarım bana kendi bakış açımı sorgulamayı öğretti.

Olayları Etiketlemeden Kabul Etmek

Yaşadığım olaylar farkındalığımı artırdı. Yapmam gerekenin bakış açımı değiştirmek ve olaylara daha geniş bir yerden bakmak olduğunu anladım. Başkasının seçimi yüzünden suçluluk duymak zorunda değildim. İnsan, sahip olduğu aklı kullanarak düşüncelerini ve yaşamına verdiği yönü sorgulayabilirdi. Benim için bu, aklın önemli bir sorumluluk ve imkân olduğu anlamına geliyordu.

İnanç dünyamda kulluk etmekle birlikte, Allah’ın verdiği aklı yaşamı ve yaşadıklarımızı anlamak için kullanmak da önemliydi. Dünyada karşılaştığımız olaylar, deneyimlerimiz üzerinden bize yol gösterebilirdi. Bir olaydan çıkaracağımız dersi göremediğimizde benzer durumları farklı biçimlerde yeniden yaşayabileceğimizi; dersi aldığımızda ise yeni deneyimlere geçebileceğimizi düşünüyordum. Bu, bir bilgisayar oyununda bir bölümü tamamlayıp sonraki bölüme geçmeye benziyordu.

Bu yüzden yaşadığımız olayı hemen etiketlemek yerine, olduğu gibi kabul edip geniş bir perspektiften bakmak önemli: “Bu olay bana neyi öğretmek için karşıma çıktı?” Mutlu olmanın olmazsa olmaz üç konusundan birinin, “Yaşadığımız olayları olduğu gibi kabul etmek” olduğunu düşünüyorum.

Hak etmek ya da etmemek düşüncesi, olayları kabul etmemizi ve içindeki dersi görmemizi engelleyebilir. Olumsuz bir durum yaşadığımızda odağımız, “Bunu hak ettim mi, etmedim mi?” sorusuna kayarsa olayın kendisini anlamak zorlaşır. İki cevapta da zihnimiz kıyaslamaya ve mutsuzluğa tutunabilir. Ego için haklı ya da haksız olmanın ötesinde, kendine bir kimlik bulmak ve dikkati o kimliğe bağlı tutmak önem kazanır.

Olay olmuş ve bitmiştir. Kendimizi mutsuz etmek, olanı çözmez; yalnızca dikkatimizi orada tutabilir. Bunun yerine, “Bu olaydan ne öğrenebilirim?” diye sormak çözüm için bir başlangıç noktası sunar. Çıkardığımız ders, sonraki istek ve seçimlerimize daha dikkatli yaklaşmamıza yardımcı olabilir. Ben, olayın nedenini kendi seçimlerim ve düşünce kalıplarımda aramanın, yaşadıklarımı anlamlandırma yollarından biri olduğunu fark ettim.

Rızık, Para ve Akışa Bırakmak

Hak etme kavramını yeniden düşünürken en çok zorlandığım nokta, yetiştiğim inanç sisteminin bende oluşturduğu korkuydu. Şekilci ve katı kurallarla çevrili bir anlayış içinde büyüdüğüm için bu kavrama verdiğim anlamı değiştirmek kolay değildi. Bir yandan da aklım, Yaratan’ın bizi dünyaya gönderirken ihtiyaç duyduğumuz rızkı da verdiğini söylüyordu. Sahip olduklarımız için şükretmek ve Allah’tan istemek, benim için bu düşüncenin temeliydi.

Benim inancıma göre Allah rızkı insanlarla, diğer canlılarla ve doğadaki çeşitli vesilelerle bir döngü içinde ulaştırıyordu. Benim isteğim bana bir başkası aracılığıyla gelirken, ben de bir başkasının ihtiyacına aracı olabiliyordum. Bizim kendi yarattığımızı düşündüğümüz şeyler de Yaratan’ın izniyle gerçekleşiyordu; karar verici O’ydu.

Yapmamız gereken, sahip olduklarımız için şükretmek ve akışa izin vermekti. Sevgi ve aklı birlikte kullanarak, geleni fark edip kabul edebilir; verirken de aynı duyguyla hareket edebilirdik. Akış derken, Yaratan’ın nimetlerinin yeryüzündeki döngüsünü kastediyorum. Para da bu döngüde isteklerimizi karşılamaya yarayan esnek araçlardan biri. Birileri bize para ya da başka bir imkânla aracı olurken, biz de başka birinin ihtiyacına aracı olabiliriz.

Akışta taşıyabileceğimiz miktarın, düşünce yapımızın sınırlarıyla da ilişkili olduğunu düşünüyorum. “Haram para”, “kötü para” ya da “hak edilmemiş para” gibi etiketler, bize ulaşan şeyi kabul etmemizi zorlaştırabilir. Daha fazlasını elde etmek için “Çok para kazanmak için çok çalışmak gerekir” gibi yeni kalıplara tutunup bu kez başka bir kısır döngüye girebiliriz. Benim için çekim yasası ve para ilişkisi, yalnızca para istemekten ibaret değil; parayı ve onu alma biçimimizi hangi inançlarla değerlendirdiğimizi de görmektir.

Yazdıklarım, düşüncelerimizin yaşamı algılama biçimimizi nasıl etkilediğine dair kendi bakış açım. Bolluk ve bereketi anlamak için akıl ve sevgiyi birlikte kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. Peki bunu nasıl yapabiliriz? Bize ulaşan parayı, kendi isteğimiz ve seçimimiz sonucunda Yaratan’ın bir nimeti olarak görüyorsak, önce onu sevgiyle kabul edip şükredebiliriz. Ardından verme aşaması gelir. İhtiyaçlarımızı karşılarken para başka birine ulaşır ve biz de bu döngüde veren el oluruz. Bize gelirken sevgiyle kabul ettiğimiz gibi, verirken de sevgiyle vermek önemlidir.

Akışa direnç göstermek, bu bakış açısında hem geleni reddetmek hem de verirken korkuyla hareket etmek anlamına gelebilir. Kuran’da yer alan şu ayet, nimetleri etiketleme biçimimizi yeniden düşünmemi sağlıyor:

“De ki: “Gördünüz mü, Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerin bir kısmını haram, bir kısmını helâl yaptınız” De ki: “Allah mı size böyle izin verdi, yoksa siz Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yûnus: 51/59)

Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. (5 maide 87)

Benim için bu düşüncenin özü, isterken kabul etmeye de açık olmak ve verirken kendi imkânlarımızı gözetmek. Hem isteyip hem de bize ulaşanı peşinen reddettiğimizde, kendi içimizde bir çelişki yaratıyoruz. Aynı şekilde, elimizdeki imkânı aşan biçimde vermeye çalışmak da dengeyi bozabilir. Akışta kalmak ne demek diye düşündüğümde, bunu hem alırken hem verirken sevgiyle ve farkındalıkla hareket etmek olarak anlıyorum.

Alma Verme Dengesi: Havuz Metaforu

Bunu bir havuz metaforuyla anlatabiliriz. Havuzun suyunun dolu ve temiz kalmasını istiyorsak hem girişten su gelmesine hem de çıkıştan suyun akmasına ihtiyaç vardır. Girişten gelen su azalırken çıkıştan daha fazla su boşalırsa havuzdaki miktar düşer. Çıkışı tamamen kapatmak da suyun yenilenmesini engeller. Yani yalnızca almak ya da yalnızca vermek, istediğimiz canlı döngüyü kurmaya yetmez.

Akışta kalmak da buna benzer: Alma verme dengesi kurmak. Aldığımızı sevgiyle kabul etmek ve verdiğimizi sevgiyle verebilmek gerekir. Akışı hızlandıracağım diye elimizdekileri, imkânımızı aşacak biçimde dağıtmak ise bizi bu dengenin dışına çıkarabilir. Çok vermek her zaman daha iyi bir akış anlamına gelmez; önemli olan, verirken kendi kapasitemizi ve koşullarımızı da dikkate almaktır.

Benim yaklaşımımda, akış yolu açıkken sevgiyle vermek bu döngüyü destekler; fakat kendimize ulaşan akış kapalıyken, sırf daha çok vermek için zorlamak olumsuz sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle ne kadar alıp ne kadar verebildiğimizi fark etmek, bolluk düşüncesini yokluk korkusuna çevirmeden hareket etmemize yardımcı olur.

Akışın Tek Bir Yoldan Gelmesini Beklememek

Akışın önündeki bir başka engel de istediğimiz şeyin yalnızca tek bir kanaldan ve tam olarak bizim belirlediğimiz biçimde gelmesini beklemek. İhtiyacımız olduğunu düşündüğümüz bir şey için istekte bulunabiliriz; ancak ardından isteğin çevresine pek çok şart ekleyerek sonucun nasıl ve nereden geleceğini de belirlemeye çalışabiliriz. Para, ev ya da başka bir imkân mutlaka şu yoldan gelmeli; bir ilişkide mutlaka şu kişi olmalı diye düşündüğümüzde, olası başka yolları daha baştan göremeyebiliriz.

Bu noktada hak etme ve hak etmeme duygusu yeniden ortaya çıkabilir: “Sen bu evi, arabayı ya da kişiyi hak etmiyorsun.” İsteğin özünden uzaklaşıp şekilsel ayrıntılara tutunmak, akışın farklı kanallarına karşı algımızı kapatabilir. Sonra yalnızca tek bir sonuca odaklanır, o sonuç gerçekleşmediğinde hüsrana uğrarız.

Yapmamız gereken, isterken şekilsel şartlara sıkışmak yerine hislerimize göre hayırlısını istemek ve istediğimiz şeyler konusunda duygularımıza güvenmektir. Benim için akışa bırakmak, hiçbir şey yapmadan beklemek değil; ne istediğimi fark etmek, geleni peşinen reddetmemek, verirken dengeyi gözetmek ve sonucun mutlaka tek bir yoldan gelmesi gerektiği düşüncesini gevşetmektir.

Halis Şahiner
Sosyolog
Yazar

Kontrol Sende Kitabım için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız

Bilinçli Yaratma Sanatı Kitabım İçin lütfen aşağıdaki linke tıklayınız

Benzer Gönderiler

6 yorum

  1. "hiçbir suç cezasız kalmaz"inancı gerchekden dogru,buna shubhe edemeyiz,Kunanda da böyle bir anlam zaten var.Mesela,adamin biri annesine kotu davranir ve ya hirsizliq yaparsa,kendisi bunun dogru olduguna inansa dahi,Allah onun cezasini mutlaqa verecek,bu Ilahi edalet.

  2. Merhaba ;
    Yıllardır meditasyon,çekim yasası vb konular ile iç içeyim ve Kur'an ı Kerim'in Türkçe mealini defalarca hatim ettim. Fakat şunu gördüm ve yaşadım ki ,bilinçaltını temizlemeniz,hipnoz ,regresyon ,affetme ,nefes çalışmaları hepsi bir yere kadar ne önünüze geliyorsa onu yaşıyorsunuz akışına bırakın ve takmayın çünkü insan ister istemez beklenti içine giriyor ben şunu yaptım böyle olacak ben şöyle düşünüyorum böyle olacak en saf haliniz ile ve olmadığında müthiş bir hayalkırıklığı…Kısaca şükredin Allah'a ve akışa bırakın …çekim yasası…affetme…meditasyon…yıllarca yaptım ama maalesef yıllar sonra görüyorum ki sonuç fosss

  3. Mrb,yazilariniz guzel ve emek kokuyor,bu tur yazilari okumasini cok seviyorum yalniz uygulayamiyorum.sebebi nedir?

  4. Değişimi gerçek anlamda istemiyorsunuzdur. Veya değişim sonucunda elde edeceğiniz şeylere kendiniz layık görmüyorsunuzdur. Gizli kendini sabote etme vardır.

  5. Eğer Sayın Sevim Akyüz 23 MART 2015 tarihindeki yorumundan sonra gerçekten de AKIŞINA BIRAKTIYSA Yani teslim olduysa (Ki bu kendi deneyimi ile anlaşılabilir)zaten bahsettiği gibi muhtemelen hiç bir şeye gerek kalmamıştır.Aydınlanma gerçekleşmiştir.Halis beyin tespiti çok doğru biz kendi kendimizi sabote ediyoruz.Daha doğrusu zihnin hakimiyetinden kurtulamadığımızdan ve çözümleri de bu gürültülü zihin kanalıyla bulmaya çalışmamızdan,amaç edinmemizden,hedef tutmamızdan,kendimiz bulmayı,olmayı,olgunlaşmayı,aydınlanmayı amaç edindiğimizden olsa gerek tüm sorun.Beyler ÖZTÜRK

Yoruma kapalı.